27 Mart 2012 Salı

Hasan Erdogan Erik gözlüm simdi nerelerdesin

KOÇGİRİ / SİVAS - ZARA , İMRANLI - GOWEND...imranlı-der

Cihan Çelik Em Kulî Însan

Zele - Adı Şao...

Zele - Adı Şao...


    Arkadaşları ona Küçük Şao diyorlar. Sol ayağından sakat. Daha 11 yaşında... Üç yıl önce başlamış kaçakçılığa...
    Babasının evi terk etmesi ile başlıyor onun bu serüveni. Kaçakçılık hayatında çok sayıda pusuya düşten Şao, üç kez yakalanarak taşıdığı mallar ile birlikte katırına el konulmuş. İran askerlerinin elinde kaldığı günlerde kendisine işkence yapılan Şao, ''Okumak istiyordum, ama bu zor. Bundan sonra hayatımız hep kaçakçılık olacak. Sınırlardan mal getirip götüreceğiz. Buna meclubum'' diyor.
    Savaş, sürgün, kan, gözyaşı ve sınırlar... Kürtlerin tarih boyunca birçok sorunla başbaşa bırakmış gerçeklikleri... Kürtler siyasal statüsüzlükleri sonucu yıllarca sosyal, kültürel ve ağır ekonomik sorunlarla yaşamak zorunda kaldılar.
    Kürtlerin yaşadıkları başlıca sorunlardan biri ise ekonomik problemler... Yine de kimi Kürtler, çoğu kez iktidarları, çizilmiş sınırları aşarak İran'dan Irak'a, Irak'tan İran'a Türkiye'den Güney Kürdistan'a katır sırtında kaçakçılık yaparak geçimlerini sağlamaya çalışıyorlar. Çizili sınır köylerinde yaşayan Kürtlerin neredeyse tek geçim kaynakları kaçakçılık. Bu işten geçimini sağlayanlar, zemheride kendi sırtlarına vurup taşıdıkları yükleri, bahar ve yaz günlerinde ise katırlarının sırtında taşıyorlar. Geçimin temel kaynağı çünkü kaçak eşyalar... Hatta kimi Kürtlerin yaşam mücadelesinde başvurabildiği tek yol olarak ortaya çıkıyor kaçakçılık.
    Kaçakçılık yapanlar sadece yetişkinler de değil üstelik; savaşta babalarını yitirip ailenin geçimini yüklenme sorumluluğuyla yüz yüze gelen çocuklar çoğunlukta. Babası evi terk etmiş 8 ila 14 yaş arasında çok sayıda çocuk da uğraşıyor kaçakçılıkla... Akranları okul sıralarında, derste, oyunda; onlar eşyanın dünyasında "kaçak" bir hayatın koynunda büyüyorlar...
    İşte o kaçakçı çocuklardan biri de Şao... Şao'yla birlikte kat ettiğimiz yaklaşık iki saatlik yol boyunca, kaçakçılık yapma nedenlerini ve kendisi gibi kaç çocuğun kaçakçılık yaptığını anlattı.
    Babanın acımasızlığı Şao'yu kaçakçılığa itti
    Sol ayağından sakat Şao. 11 yaşında... Üç yıl önce başlamış kaçakçılığa... Babasının ikinci evliliği yaparak evi terk etmesi ile başlıyor onun kaçakçılık serüveni. Babası, onları annesi ve iki kardeşiyle birlikte yalnız başına bırakınca, 'evin büyük çocuğu' Şao da okulunu bırakıp annesi ve kardeşlerine bakmak zorunda kalıyor.
    Başlangıçta yaşının küçüklüğü ve ayağının sakatlığı, bu işte Şao'nun en acımasız rakibi oluyor. Sınır kaçakçılığı yapan tüccarlar, bu yüzden taşıttırmak istemiyorlar Şao'ya. Fakat koşullar ve parlak zekası, yeni bir ufuk açıyor Şao'ya. Tüccarlarla vazgeçemeyecekleri bir pazarlığa oturan Şao, malların ele geçmesi durumunda, dedesinden kalma tarlaları ile iki katırından birini evde teminat olarak bırakma vaadinde bulunuyor.
    İlk birkaç yükü sağlam ve eksiksiz sınırdan geçirerek tüccarlara güven veren Şao, zamanla her tüccarın yükünü güvenle taşıtabileceği bir kaçakçı oluyor. Üç yıl önce 11 yaşındayken başladığı kaçakçılık yaşamında, babası yaşındaki insanlarla iş yapan Şao, kendinden daha küçük yaştaki çocukların da kaçakçılıkla yaşamlarını kazandığını anlatıyor bize.
    Sınırlardaki çocuklar...
    Küçük kaçakçı Şao, yol boyunca, kendisi gibi diğer çocuk 'meslektaşlarının' da kaçakçılık yapma nedenlerini anlatıp duruyor bize. Babalarının evi terk etmesi veya yaşanan savaş, katliam ve sürgünlerde babalarını yitirenlerin çokluğundan söz ediyor.
    Şao, Kürtleri birbirinden ayıran sınırların her iki tarafında kalanlar gibi, babasız çocukların da geçimlerini sağlamak için kaçakçılık yapmaktan başka bir seçeneklerinin olmadığını belirtiyor. Kendisi gibi sınırlarda kaçakçılık yapan 15 arkadaşı olduğunu söylüyor.
    Bütün sınırdaki çocuklar gibi Şao'da politik... Savaşları, peşmergeleri, gerillaları, pastarları, Türk askerlerini hepsini bir şekilde tanıyor.
    "Oynamak, eğlenmek, çocukluğumuzu yaşamak, okumak istiyoruz. Ama öyle değil işte'' diyen Şao koşulların kendisi gibi çok sayıda çocuğa aileye bakma yükümlülüğü altına soktuğunu söylüyor.
    ''Benim gibi çok çocuk var... Hepsinin ailesi yoksul. Kimisinin babası savaşlarda ölmüş, kimisinin ağabeyleri... Geriye bütün aile yükü diğer çocuklara kalıyor'' diyor Şao.
    'Neden başka bir iş değil de kaçakçılık' sorusuna Şao. 'Başka iş yok buralarda. Sınırlarda herkes kaçakçılık yapar' diye cevap veriyor.
    ''Yaşamak, hem ailemizi yaşatmak için tek geçim kapımız kaçakçılık. Yaşlarımız küçük ama yaptığımız işler büyük. Bakalım ne olacak" diyen küçük Şao birçok kez ölüm tuzaklarından kurtulmuş.
    Kaçak yollarda ölüm tuzakları
    Güney Kürdistan'ın Zeli mıntıkasından Doğu Kürdistan'ın Serdeşt Mıntıkasına kaçak yollardan mal geçirerek yaşamlarını kazanan çocuklar başta olmak üzere tüm kaçakçılar, bu yollarda bazen ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.
    İki ila altı saat süren bu yollardan kaçak mal yüklü katırları ile bazen sayıları 300 ile 500 arasında değişen kaçakçıların kervanları geçiyor. Geçtikleri yolların hepsine İran karakollarının denetiminde. Ve kaçakçıların görülmemesi mümkün değil.
    Bu nedenle son bir yıl içinde İran askerleri tarafından onlarca kaçakçının öldürüldüğüne söyleyen 'küçük kaçakçı Şao, "Bizim bütün geçişlerimiz İran askerlerinin denetiminde oluyor. Yani onlara kendi aramızda topladığımız paraları vererek yaptığımız anlaşma sonucunda bize yol veriyorlar. Ama rüşvet verip anlaşma yapmamıza rağmen bazen kurdukları pusularda bizleri vurup veya yakalayarak mallarımıza el koyuyorlar. Çoğu kez böyle oluyor'' diyor.
    Şao'ya göre son bir yılda İran askerlerinin kaçakçılarına yönelik bu politikasının tehlikeli bir sürecin başlangıcı olarak yorumluyor ve, ''İran eskiden böyle değildi. Amerika Irak'a geldikten sonra Kürtleri hedef aldı. Mallarımıza el koyuyor" diyor.
    Üç yıllık kaçakçılık hayatında çok sayıda pusuya düştüğünü ve üç kez yakalanarak taşıdığı mallar ile birlikte katırına el konulduğunu söyleyen Şao'nun en çok zoruna giden ise İran askerlerinin elinde kaldığı günlerde kendisine yapılan işkenceler. Ancak bütün bunlara rağmen Şao, tek geçim kaynağı olan kaçakçılıktan ne kendisi ne de büyük-küçük fark etmeksizin bölgede yaşayan insanların vazgeçemediğini söylüyor.
    Sofrada siyaset
    Küçük kaçakçı Şao ile süren yolculuğumuzun ortalarında, soğuk bir çeşmenin başında mola veriyoruz. Mola yerinde bize bir de sofra kuran Şao, yemek sırasında sözü siyasete getiriyor. İran'ın ve Türkiye'nin Kürtlere çektirdiklerine ateş püsküren Şao, "Askerler gelip köylerimizi basıyor. Mallarımıza el koyuyor. Bize işkence yapıyor'' diyor.
    İleride ne yapmak istediğini, hayalinin ne olduğunu sorduğumuzda ise Şao, ''Okumak istiyordum, ama bu mümkün değil. Bundan sonra hayatımız hep kaçakçılık olacak. Kaçakçılığın sonu yoktur... Sınırlardan mal getirip götüreceğiz. Ailemin küçük kardeşlerimin geçimini sağlamak zorundayım'' diye cevap veriyor.
    Yaşları küçük ama yürekleri büyük kaçakçı Kürt çocuklarının, yaşamla olan kavgaları ve dünyanın belki de hiç bir bölgesinde görülmeyen dramları sürüyor. Sınırları küçücük ayakları ile aşarak ailelerinin geçim kaynakları olmaya devam ediyor bu çocuklar. Bir gün, kurulu bütün sınır çizen sistemlerini yıkılarak, onlardan sonraki Kürt çocuklarının güzel günleri yaşayacakları umuduyla dolular. Yollara düşerken bu umutlarını da beraberlerinde taşıyor küçük kaçakçılar. Tabi ki, kendilerini bekleyen tehlikelerden habersiz...
    * ANF arşivinden

    Sırrı Süreyya Önder Maraş Katliamı'nı yazdı

    Sırrı Süreyya Önder Maraş Katliamı'nı yazdı


    MARAŞ BİBERİ
    Denir ki Hz. İbrahim, devrin kralı Nemrut'un putlarını kırarak insanları Allah'ın varlığına inanmaya davet edince, iktidarı sarsılan Nemrut öfkelenir ve Hz. İbrahim'in ateşe atılmasını emreder. Bu zaman zarfında evlerde ateş yakılmayacaktır, yasaklanmıştır. Bütün odunlar İbrahim'in ateşini harlamak üzere toplanır.

    O günler, "Urfa dağlarında gezer bir ceylan" günleridir. Bir zalim avcı, avladığı ceylanı pişirmesi için karısına verdiğinde hiç odun kalmadığı cevabını alır. Avcı çare bulmasını istediğinde, kadın ceylanın yağsız bir parça etini önce bir taşın üzerinde döver. Sonra da kırmızı biber, bulgur ve tuzla yoğurur. Bu gün etsiz olarak her köşe başında fast-food versiyonunu gördüğünüz çiğköftenin ortaya çıkışı böyle olmuştur.
    Urfa'nın çiğköftesine Maraş'ın biberini karıştırmak Urfalılar tarafından Sarkozy muamelesi görmenize yol açabilir. Onların 'isot'u varken Maraş'ın biberini duymaya tahammül edemezler. Üstelik haklıdırlar. Arayı şöyle bulabiliriz: Yine denir ki ilk tarım Maraş'ın Afşin ilçesinde yapılmıştır. Kentin kadim ismi Arabissos'tur ve Roma İmparatorluğu'nun, Gordianus (234-238) devrinde Urfa'dan göçen Arap aşiretleri tarafından iskân edilmiştir. [Irfan Shahîd, Byzantium and the Arabs in the Fifth Century, Dumbarton Oaks 1989]
    MARAŞ'IN KÖY İSİMLERİ
    Afşin, atalarımız Orta Asya'da at koştururken imparator Justinianus tarafından oluşturulan Üçüncü Armenia eyaletinin de yönetim merkezlerinden biridir. Hadi celadetli okurun kalbi kırılmasın "sözde" Armenia eyaleti diyelim. Milli tarih şuurumuza uygun davranmış olalım.
    Halkımız beraber ve solo olarak Fransız parlamentosunu döverken araya gitmeyelim. Milli birlik ve beraberlik ruhuna en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde, Meykir, Hunu, Norşun, Arıstıl, Maravuz gibi Maraş'ın köy isimlerinin etimolojik kökenini siz de sormayın, ben de söylemeyeyim.
    Maraş'ın başta ticaret ve sanayi odası olmak üzere bütün "sivil" toplum örgütleri ezelden beri biberi Maraş iline tescil ettirme mücadelesi verirlermiş. Nihayet 2002 yılında başarmışlar. Artık Maraş Biberi Maraş iline tescilli. Sanayi ve Ticaret Odası kriterlere uyan bibercilere sertifika ve logo kullanım hakkı veriyor.
    DELİ PARALAR DEVRİ
    Maraş katliamını günlerdir her açıdan dinlediniz. Katliamın ekonomik-sınıfsal arka planına değinen pek olmadı. 70'li yıllar, tarımda destekleme politikalarının uygulandığı yıllardı. Misal Demirel, buğday ya da pamuğa 10 lira taban fiyat verirdi, Ecevit bunu 15 liraya çıkaracağını ilan ederdi. Demirel, 20'den aşağısının yetmeyeceğini, mazotun litresi ile buğdayın kilosunu karşılaştırarak anlatırdı.
    İşte tarım üreticisinin eline "deli" paralar geçmesi biraz bu yüzdendi. Anadolu'da Alevi nüfus, tarih hafızasından dolayı kuş uçmaz kervan geçmez, Yavuz uğramaz yerlere yerleşmiştir. Gezin Anadolu'yu, genellikle Alevi dağda Sünni ovada yerleşiktir. Maraş bunun istisna olduğu birkaç yerden birisidir. Alevi nüfus, ağırlıklı olarak bereketli ovalarda yaşar.
    Tarım destekleme politikası ile zenginleşen Maraş ve civarındaki Aleviler Maraş merkeze göçerek "yüzük taşı" misali yerlere talip olmuşlar ve almışlardı. Kent içi ekonomik etkinlik Alevilere geçmiş, Sünni halkın elindeki para da dönemin enflasyonist karakteri gereği süratle pul olmuştu.
    ABD görevlisi Alexander Peck de katliam öncesi kenti gezerken şu tezi işlemiştir: "Yakında Aleviler size yiyecek ekmek bile vermeyecekler!"
    Dönemin sağcı işadamlarının ve parti başkanlarının yaptıkları toplantılarda neler konuşulduğunu anlatacak bir vicdan ortaya çıkarsa bu bilgiler kapı arkası fısıltılar olmaktan çıkıp aleniyet kazanacaktır.
    Aleviler kent içinde görünür ve etkin olunca sosyal hayata da dahil olmuşlardı. Mesela içkili lokantalara aileleri ile birlikte gitmeye başlamışlardı. Eh bu kadar bileşen bir araya gelince geriye bir tek şey kalıyordu; birinin çıkıp "kalkın ey ehl-iİslam, din elden gidiyor!" diye bağırması... Bu işlevi, sosyalist sistemde "Allahsızlığı yayma kürsüsü" olduğunu savlayan ve kadınların bütün parti üyeleri ile sevişip gayriresmi evlilikten çocuk doğurmaları halinde daha fazla ikramiye alacaklarını müjdeleyen "Güneş ne zaman doğacak" gibi "muhteşem" bir film de görebilirdi pekâlâ.
    ECEVİT'İN DİRENCİNİN KIRILMASI İÇİN KATLİAM ŞARTTI
    Katliam, ABD'nin o günkü nizamat politikasını ancak askeri diktatörlükler eliyle uygulatabilmesi gerçeğine giden yolda Ecevit'in gösterdiği direncin kırılması ve ülkede sıkıyönetim-darbe döngüsünü hazırlaması için şarttı.
    Bu plan "gümüş ya da altın hilal" olarak adlandırılan bütün kentlerde değişik versiyonlarla uygulamaya konuldu. Maraş, Sivas, Çorum ve Malatya'da tuttu. Maraş bunların içerisinde en vahşi Kontr-gerilla operasyonlarından birisidir.
    Dünya tarihinde, hangi figür damgasını vurursa vursun, bütün katliamların, soykırımların arkasında, mutlaka bir "servet transferi" olgusu vardır. Dolayısıyla işin içinde bir "tapu davası" araştırmayan bütün bakışlar eksik kalmaya mahkûmdur. Bu ülkede bir tarihçi, işgal ve kurtuluş savaşı arasında geçen sürenin uzunluğunu ve ne hikmetse tehcirden dönen Ermenilerin gelmesiyle hızlanan, neredeyse patlayan kurtuluş hikayelerimizi bir de bu gözle anlatsa da dinlesek...
    Maraş'ın filmini çekmek için binlerce sayfa belge, bilgi, tanıklık okudum, dinledim.
    Beni en çok etkileyenlerden birini paylaşmak isterim.
    KOMŞULAR, BİZ ŞİMDİ PERDELERİ KAPATACAĞIZ
    Serin ailesi, katliam sırasında Maraş tren garından güçlükle bulunan bir trenle şehir dışındaki Alevi köylerine gidip canlarını kurtarır. Katliam sonrası evlerine döndüklerinde bütün eşyalarının yağmalandığını görürler. Sünni bir komşuları, yağmalamayı, komşuların yaptığını fısıldar.
    Serin ailesinin annesi sokağın ortasına çıkar ve onlarla bugüne kadar sürdürdükleri komşuluğu anlatarak şöyle seslenir.
    "Komşular! Biz şimdi bütün aile evimize girip perdelerimizi kapatacağız. Bizden yağmaladığınız eşyalarımızı bahçemize bırakın."
    Sabah evin avlusu yağmalanmış mallarla doludur. Aile kendilerine ait olanları alır. Bir traktöre yükler. Kenti terk edeceklerdir. Bırakılan eşyalarda kendilerine ait olmayanlar da vardır. Aile o eşyaları sokağa çıkarıp üzerine şöyle bir not bırakır.
    "Bu eşyalar yağmaladığınız diğer ailelere aittir. İmanınız ve vicdanınız varsa bunları da gerçek sahiplerine verin."
    Ve doğdukları yerden, bizzat komşuları tarafından öldürülmeyecekleri, talana uğramayacakları bir başka diyara doğru giderler. Geride bıraktıkları evlerini yok pahasına sattıklarını da bir çocuk bile tahmin edebilir.
    Kahramanmaraş Sanayi ve Ticaret Odası geçen muharrem ayında bir kardeşlik iftarı verdi. Şu linkteki videoda (http://www.kmtso.org.tr/video_galeri.php?menuID=108)TRT iftarı naklen veriyor. Muharrem orucunun böyle bir iftar açma geleneği olmadığı saçmalığını bir yana bırakarak spikere kulak verebiliriz.
    BİLİN Kİ DIŞ MİHRAKLARDIR
    Spiker bütün erkâna aynı gayretkeşlikle şu tespiti yapıyor:
    "Bütün Maraş burada.. Eğer Maraş'la ilgili bundan sonra olumsuz bir haber kamuya yansırsa, bilinsin ki bu dış mihrakların işidir öyle değil mi?"
    Bu saçma tespite oda başkanı dahil olmak üzere herkes katılıyor. Spiker aynı tespiti Alevi Federasyonu Başkanı Selahattin Özen'e de yaptığında "gurk" ettirten bir cevap alıyor. Özen: "İç mihrak, dış mihrak her neyse bunlardan bir kez bile Aleviler galeyana gelmiyor. Sünnilerin buna engel olması lazım." Spikerin tespiti kendisiyle sınırlı değil. Aynı ilin valisi de anma törenlerini hukuksuz olarak engellemesini "geçmişi hatırlamak istemiyoruz" gerekçesiyle açıklıyor.
    Ah birisi çıkıp unutmanın yolunun ancak yüzleşmekle mümkün olduğunu bunlara tane tane anlatsa...
    Ah birisi, hem de Alevi olmayan bir kent sakini çıksa, bu kentte 36 saat içinde yarısından fazlası 13 yaşın altında yüzlerce insan öldürüldü. Gelin toplu olarak gidenlere bir dua, yapanlara bir ah edelim diye haykırsa.
    Ticaret Odası, Maraş'ın biberine gösterdiği vefanın birazını da karnında bebeği ile öldürüldükten sonra eti bir çiğköfte misali ezilen gelini, iftarla değil, mahcup ve sessiz bir yasla hatırlamak ve unutturmamak gerektiğini kavrasa. O vali ve benzerleri bir yas evine müstahdem yapılsa.
    Odanın iftarında sofraya bıçak konulmamış. Muharrem orucunu açarken zorunlu bir ritüeldir bu. Su da konulmaz. Sebebi Kerbela masumlarının bedenlerine Muaviye zihniyetinin açtığı yaraları hatırlamaktır. Sofraya konulmayan bıçak 33 yıldır Alevilerin böğründe saplı durmaktadır. 33 yıldır bu yaradan kan akıp durmaktadır. "Hatırlamak istemiyoruz" zevzekliği bu hançeri kanırtıp durmaktadır.
    Utanmak yalnız kendi yaptıklarımızla ilgili bir eylem değildir. Bazen yapmadıklarımız da utandırır bizi.
    Bütün Maraş bu hançerden utanmadıkça, bu yara şifa bulmayacaktır

    AntiToroslarda Bir Kürt-Alevî Aşireti 'Sînemillîler'

    Batı literatüründe Anti-Toroslar (Karşı Toroslar), İçtoroslar veya Orta İçtoroslar olarak adlandırılan bölge, gerek coğrafi özellikleri, gerek tarihi, gerek etnik yapısı, gerekse dinsel-kültürel dokusu açısından son derece ilginç bir konuma sahiptir. Beylikler döneminden 16.yy ortalarına kadar hüküm süren Dulkadiroğulları Beyliği”nin yayılım alanına denk düşen Maraş ili merkezli bu bölge, bir yandan Malatya”nın Darende, Akçadağ, ve Doğanşehir ilçelerini, bir yandan Adıyaman”ın (Hısn-ı Mansur) Besni ve Gölbaşı ilçelerini; bir yandan Antep”in Islahıye, Yavuzeli ve Araban ilçelerini, öte yandan Adana”nın Kadirli, Kozan, Saimbeyli, Tufanbeyli ve Bahçe ilçeleriyle Kayseri”nin Sarız ve kısmen Pınarbaşı (Zamantı) ilçelerini ve Sivas”ın Gürün ilçesini içine alan geniş bir coğrafyayı kapsamaktadır. Bölge, Ceyhan ve Seyhan havzalarının içinde kaldığı gibi, kuzeyden ve güneydoğudan Fırat, güneyden Asi havzalarıyla komşudur.

    Yüzyıllardır birçok halkın, etnik topluluğun, dinin ve kültürün iç içe yaşadıgı Alevi-Kürt yoğunluklu bu bölge, Selçuklu dönemindeki Babaî İsyanı”ndan bu yana birçok halk hareketine yataklık etmiş ve geçmişte çok sayıda halk şiirine, günümüzde de modern edebiyat ürünlerine kaynaklık etmiştir.
    Selçuklular dönemine kadar Bizanslılar, Sasaniler, Araplar, Ermeniler, Haçlılar ve Eyyubiler ile Türkler arasında zaman zaman el değiştiren bölgeyle Kürtlerin resmi düzlemde tanışması, bildiğimiz kadarıyla ilkin Eyyubiler döneminde olur.
    Bu çok renkli yapı ve kültürel doku, bölgede bir dinsel ve kültürel mayalanma sağlamış ve bu durum, çok sayıda şairin, âşığın ve halk ozanının yetişmesine imkan tanımıştır. Bölgede, daha Selçuklu döneminden beri Hıristiyan ve Müslüman inanç sisteminde yer alan Paulusyenler de yaşamaktaydı. Bu olgu, bölge insanlarına daha bir zenginlik kattığı gibi, zaten şiirle/edebiyatla iç içe yaşayan Alevi Kürtlerden çok sayıda halk sanatçısının yetişmesine kapı açıyordu.
    Daha 19. yüzyıl sonlarında bölgeyi ziyaret ederek incelemelerde bulunan Batılı gezginler, kısmen bu coğrafyada kalan Sivas ve Malatya illerindeki bircok “Alevi” aşiretinin Kürt kökenli olduğunu, erken yerleşik hayata geçenlerin ana dillerini unuttuklarını, ancak yaşam biçimi olarak eski gelenek ve göreneklerini sürdürdüklerini bildiriyorlar. Gerek bu “doğal” asimilasyon, gerekse 20. yüzyıl başlarında İttihadçılarca uygulamaya konup, Cumhuriyet döneminde sürdürülen “zoraki” asimilasyon politikaları sonucu, Kürtçe”den uzaklaşılarak Türkçe”ye yönelen bir kültürel akış izlenmiştir. Duygu, düşünce ve makamlar, geleneksel Kürt kimlikli edebiyata ve müziğe uygun düşse de, bu kez Türk diline uyarlanan edebiyat ürünleri yaratılmış ve bunda önemli bir başarı kazanılmıştır. Daha önce Kürtçe ve Osmanlıca üretenler giderek yerini, “Kürtçe düşünüp Türkçe yazanlara”, daha sonra da “Türkçe düşünüp Kürtçe yazanlara” bırakmıştır. Kürt diliyle yaratılan edebiyat ürünleri daha çok sözlü gelenekte kaldığı için, çoğu günümüze ulaşamadan yitip gitmiştir. Bugün bu türden birçok halk sanatçısı ilgiyle anılmakta, ancak eserlerine ulaşılamamaktadır.
    Medrese eğitimi almış, ağırlıkla Divan şiiri tekniğinde ve Osmanlıca yazan şairlerden ancak çok azının yazma divanları bize ulaşabilmiştir. Genellikle kapalı bir yaşam sürdükleri için, bu aşiretlerden yetişen şair ve aşıkların şiirleri genel cönklere ve şiir mecmualarına da fazla yansımamıştır.
    Günümüzde hala varlığını sürdüren, kültürel olarak izlerini hala takip edebildiğimiz köklü aşiretlerden biri de Sinemilli Aşireti”dir. Sinemilli, bir alevi ocağının ve aşiretinin adıdır.
    Sinemilli, hem yoğun olarak Maraş ili ve havalisinde yaşamakta olan bir Alevi aşiretinin, hem de o aşiretin bağlı olduğu dede ocağının adıdır. Aşiretin Kalenderler kolundan gelen ve Sinemillier arasında dede soylu kabul edilen ailelerin Maraş yöresindeki ana yerleşim noktası, Elbistan”a bağlı Kantarma Köyü ve eskiden onun mezrası olan Gücük”tür. Yine Maraş iline bağlı Pazarcık ilçesinin Maksutuşağı ile Bozlar köylerinde ve civardaki başka bazı mezra ve köylerde de bu koldan gelen Sinemilli dedeleri vardır. Ocağın “Nadarlar” olarak bilinen daha küçük bir kolu da Erzincan”da, özellikle merkeze bağlı Vağaver (şimdiki Cumhuriyet Mahallesi) ile Kemah”a bağlı Nadaroğlu (yeni adı Dereköy) ve Apuşta (yeni adı Aksakal) köylerindedir. Ayrıca Vağaver köyünden bir dede ailesi, dört kuşak önce Elazığ”ın Keban ilçesine bağlı Bayındır köyüne giderek talipleri arasında yaşamaya başlamıştır. Elazığ aslında Sinemillilerin Maraş ve Erzincan”a göçmeden önceki ortak vatanıdır. Tüm Sinemilliler”in mürşit olarak tanıdıkları Ağuiçen ocağının Koca Seyit kolundan gelen dedeler de yine Elazığ merkeze bağlı Sün köyündedir veya hatırlanabilir bir tarihte Sün”den Erzincan merkeze bağlı Brastik (yeni adı Söyütözü), Erzincan-Kemah”a bağlı Ardos (yeni adı Beşikli) ve Sürek, Elazığ merkeze bağlı Pirinççi, Malatya-Darende”ye bağlı Yeniköy, Elbistan”ın Gücük ve Kantarma köyleri ile Adıyaman-Çelikan”ın Bulam (yeni adı Pınarbaşı) kasabasına göçmüşlerdir.
    Sinemilli aşireti mensuplarının yaşadığı köyler ise özellikle Maraş”ın Pazarcık ve Elbistan ilçeleridir. Ancak günümüzde Maraş kökenli Sinemilli nüfusunun büyük çoğunluğu Antep gibi yakın şehir merkezlerine veya İstanbul başta olmak üzere çeşitli metropollere yerleşmiştir. Antep”e göçenler arasında, Pazarcık”ın Bozlar beldesinin Saray köyünden, geleneksel olarak aşiretin reisliğini yapan Azizler koluna mensup aileler de vardır. Ancak Batı Avrupa ülkeleri ve Kanada başta olmak üzere yurtdışına göçmüş ve köylerini ancak yazdan yaza ziyaret eden kayda değer büyülükte bir Sinemilli nüfusu da mevcuttur. Özellikle yurtdışına göçte, 1978 yılında meydana gelen Maraş olaylarının önemli etkisi olduğu söylenmektedir. Maraş dışındaki Sinemilli yerleşimleri ise daha çok Kayseri (Sarız, Pınarbaşı), Malatya (Arguvan, Akçadağ), Adıyaman illerindedir. Bunlar dışında gene aynı bölgelerde ve ayrıca Erzincan, Elazığ, Sivas (Yıldızeli, Şarkışla, Çetinkaya), Ardahan (Damal), Antep (Kilis) ve Çorum”da Sinemilli aşiretine mensup olmamakla birlikte, Sinemilli ocağına bağlı aşiretler, köyler ve aileler mevcuttur. Sinemilli aşiretinden olmayan ama Sinemilli dedelerine bağlı bu gruplar arasında en önemlileri, Maraş ve Adıyaman illerindeki Alhaslar aşireti, Arguvan havalisindeki Atma aşireti ile Malatya Akçadağ ilçesinde meskun Kürecik aşiretinin büyük çoğunluğudur. Maraş Sinemillileri”nin aksine Erzincan”a göçmüş olan ocağa bağlı dede aileleri Kürtçe bilmemektedir. Bununla birlikte her iki kolun talipleri arasında da, anadil olarak hem Kürtçe hem Türkçe konuşanlar vardır.
    Kahramanmaraş”ın Elbistan kazasına bağlı Kantarma köyü halk müziği alanında derleme yapanların uğrak yerlerinden biridir. Kantarma”yı derlemeciler için bir çekim merkezi haline getiren, özellikle yaşlı kuşaktan olanlarının hemen hemen tümü birer bağlama ustası olan ve geniş bir deyiş repertuvarına sahip dedelerdir. Kantarma dedeleri, eskiden beri aralarında yüksek oranda okuma yazma bilenlerin varlığı, Alevilik konusundaki derin bilgileri ve hoş sohbetleri ile de yörede ün salmışlardır. Yani sadece Alevi müzik geleneği değil, bu geleneğin beslendiği Alevi inanç ve kültürü açısından da Kantarma köyü bölgenin en önemli merkezlerinden biri konumundadır. Kantarma”ya bu özel konumunu veren dedeleri Sinemilli Ocağı”ndandır.
    Sinemilli Aşıkları
    Âşık Ali (Lolo) Koşar: Gerçek adı Ali Koşar olan Aşık Lolo Ali, Elbistan”ın Küçük Yapalak köyündendir. Köken olarak Erzurumlu olan Lolo Ali, Balkan Savaşı sırasında buradan göçerek, önce Elbistan”ın Çiçek köyüne, ardından da Yapalak”a yerleşir.
    Okuma-yazması dahi olmayan âşık, pek çok konuda son derece bilgili ve akıllı davranışları ile çevresini şaşırtmaktadır. Tasavvuf bilgisine ve görgüsüne de sahip olan aşığın pek çok konuda şiiri vardır.
    Ali Murtaza Topal Dede: Ali Murtaza Topal Dede, 1922 senesinde Maraş”ta dünyaya gelir. Ali Murtaza, 1930”lu yıllardan itibaren babasıyla birlikte ayn-i cemlere katılır ve zakir olarak babasının yanında cemlerde yer alır. Babası vefat ettikten sonra, kendisi dedelik görevini üstlenir. 2004 senesinde Bu Bir Sevdadır Sevdiğim isimli albümü Kalan Müzik tarafından yayımlandı.
    Büyük Tacim (Bakır) Dede: Sinemilli Ocağı”na bağlı Tacim Bakır Dede, 1906 yılında Kantarma Köyü”nde doğar. Alevi kültürünü yaymak için Türkiye”nin çeşitli il, ilçe ve köylerini dolaşır, buralarda dedelik yapar. Eski Arapça okur ve yazarlığı olduğu gibi, yeni Türkçe okur ve yazarlığı vardır. Bu zamana kadar en çok deyişi, semahı derlenen Sinemilli dedesidir. 1988 senesinde Kantarma Köyü”nde vefat etmiştir.
    Tacim Dede”nin birkaç deyişi:
    - Dost Sen mi Geldin?
    - Sözünden Belli
    - Senden Ayrılalı
    - Gözleyi Gözleyi
    - Bülbül Olup
    İbrahim Aldede: İbrahim Aldede, 1936”da Gücük Köyü”nde dünyaya gelir. Daha küçük yaşlardan itibaren babasıyla birlikte toplumlara ve her türlü toplantılara katılmaya başlar. 17 yaşından itibaren cem yürütmüştür. 11 torun dedesi olan İbrahim Aldede; ani bir kalp krizi sonucu 15 Ocak 2008 günü 72 yaşında vefat etmiştir.
    İbrahim Aldede”nin birkaç deyişi:
    - Aşık ile Etme Sohbet
    - Beni Candan Usandırdın
    - Elâ Gözlerini Sevdiğim
    - Cahil ile Etme Sohbet
    Hacı Bayrak: Kayseri”nin Sarız ilçesinin Dallıkavak köyünde dünyaya gelen Hacı Bayrak, Maraş”taki Alevi köyleri ile sürekli bir ilişki halinde olan Dallıkavak”ta Alevi geleneğini, gerek curası, gerek bağlaması gerekse de kemanıyla en iyi şekilde temsil eden dedelerden biri olan Haydar Bayrak”ın oğludur. Hacı Bayrak”ın, Erdal Erzincan”ın da bağlama çaldığı Esrar-ı Hak isimli albümü 2004 senesinde Güvercin Müzik tarafından yayınlamıştır. 2005 senesinde aramızdan ayrılmıştır.
    Kul Ahmet: Kul Ahmet mahlasını kullanan Ahmet Kartalkanat, Sinemilli Ocağı`na bağlı en tanınmış ozanlardan biridir. Babası sonradan Pazarcık”ın Kantarma köyü”ne yerleşmiş olan Kul Ahmet, Maraş`ın Pazarcık ilçesine bağlı Bozlar Köyü`nde 1932 yılında dünyaya gelmiştir. Ankara`ya yerleştikten sonra Mahzunî Şerif, Feyzullah Çınar ve Âşık Veysel gibi müzisyenlerle tanışır. Kul Ahmet, 1997 yılında aramızdan ayrılmıştır. Kul Ahmet`in arşiv kayıtlarından derlenen parçalardan oluşan İsmini Sevdiğim isimli albüm Kalan Müzik tarafından 2008 yılında yayınlanmıştır.
    Mehmet Mustafa (Yüksel) Dede: Tacim Dede”nin amcasının oğlu ve bağlamasına oldukça hakim olan dedelerden biridir. 1991 yılında vefat etmiştir. Beni Candan Usandırdın adlı albümü yayınlanmıştır.
    Mehmet Mustafa Dede”nin birkaç deyişi:
    - Şah-ı Merdan (Kün Deyince)
    - Biz Harabat Ehliyiz
    Meluli (Latife): Asıl adı Karaca Hüseyin Erbil olan Meluli, Afşin”in Kötüre köyünden olup, 1892 senesinde dünyaya gelmiştir. 10 yaşlarında Afşin”de, dostları olan bir Ermeni ailenin yanına gönderilir. 20”li yaşlarına kadar Ermeni Okulu”nda eğitim görür ve Arapça, Ermenice, matematik ve edebiyat dersleri alır. Şiirlerinin bir bölümünde Latife mahlasını kullanan Meluli”nin yazdığı şiirler, hem ilahi aşkla birlikte tasavvuf kültürünün özünü oluşturan dini, ahlaki, evrensel değerler ile çağdaş toplumsal gerçekleri ve Bektaşilik yolunu izleyenlere yapılan öğütleri içerdiği, hem de günlük halk diliyle yazıldıkları için oldukça rahat ve hızlı bir şekilde Alevi köyleri arasında yayılmış ve sıkça kullanılır olmuştur. Meluli, 14 Kasın 1989”de aramızdan ayrılmıştır.
    Mücrimi: Asıl adı Mehmet Özbozok olan Aşık Mücrimi, 1882 yılında Malatya”nın Doğanşehir ilçesine bağlı Karaterzi köyünde doğar. Bir eli sakat olduğundan “çolak” lakabıyla tanınır. Köyde bulunduğu dönemde bir kıza aşık olur ama kızı kendisine vermezler. Köylüler onu başkasıyla evlendirmek isteyince kabul etmez ve köyü terk eder. Mücrimi, Birinci Dünya Savaşı yıllarında İslahiye”ye bağlı Keferdiz”e yerleşir ve öldüğü 1970 yılına kadar burada kalır. Mezarı Keferdiz”dedir.
    Yakınları, Mücrimi”nin 500 dolayında şiiri bulunduğunu söylerler. Ancak bugün, bunların çok az bir bölümü elde bulunmaktadır.
    Mücrimi”nin birkaç deyişi:
    - Gönlüm Sağ yare
    - Derd-i hakk”la aşka düşen aşıklar
    - Kamil ile Yoldaş olan
    - Şı Diyar-ı gurbet elde
    Sadık Hüseyin Dede: Maraş”ın Pazarcık ilçesine bağlı Sofulu Uşağı (Halkaçayır) köyünün dedelerindendir ve pek çok deyişi derlenmiştir. 1990 yılında ölmüştür.

    Sinemilli Şivesi
    Coğrafya
    Sinemilli şivesi Maraş (Elbistan, Nurhak, Pazarcık ve çevresi), Adıyaman (Gölbaşı ve Çelikhan civarları), Sivas (Gürün'ün bazı köyleri), Malatya (Arguvan, Akçadağ, Doğanşehir, Yazıhan, Kuluncak, Yeşilyurt/Haçova, Darende/Engizek), Elazığ, Kayseri (Pınarbaşı ve Sarız çevresi), Gümüşhane (Şiran) ve İç/Kuzey Anadolu'da (özellikle Çorum-Amasya-Yozgat-Tokat kesişme bölgesinde ve daha az sayıda Ankara/Haymana, Kırıkkale, Çankırı, Zonguldak) bölgelerinde meskûn diğer Kürt Alevi aşiret ve köylerinde de konuşulur. [2]

    Dikkat edilecek olursa, Sinemilli Kürt nüfusunun nispeten az yaşadığı yörelerde konuşulur ve bu şiveyi konuşanların tamamı Alevi'dir. [3] Bu yönüyle Alevi Kurmanci'si olarak da adlandırılabilir ancak bu tanımlama Dersim (Tunceli) işin içerisine girdiğinde yanlışa çıkacaktır. Çünkü, Dersim/Ovacık ve çevresinde de Kurmanci konuşan Aleviler vardır ama konuşulan şive kesinlikle Sinemilli değildir. Daha çok Botanî ve diğer şivelere benzer.

    1978'deki Malatya ve Maraş Katliam'larında saldırıya uğrayanların çoğunluğu Sinemilli konuşan Kürt Aleviler'den oluşmaktadır.
    Ayrıca 6 Mayıs 1972'de Deniz Gezmiş'le birlikte idam edilen Hüseyin İnan da Sivas'ın Gürün ilçesi'nden Sinemilli konuşan bir Kürt Alevi köyündendir (eskiden Kayseri Sarız'a bağlı olan Bozüyük Köyü). Dilbilgisi
    Sözdizim itibariyle Kurmanci”nin bütün özelliklerini istisnasız taşır. Kelime dağarcığı olarak da yine çok büyük ölçüde Kurmanci”nin dağarcığına sahiptir. Buna ek olarak Türkçe”den geçmiş sözcüklerin de varolduğu söylenmektedir. Bunun sebebleri arasında, Alevilikte ibadet dili olarak Türkçe”nin kullanılması ve “Sinemilli” konuşulan yörelerde Türkler ile komşuluk ilişkilerinin olması sayılabilir. Ayrıca Sinemilli”nin, Kurmanci”nin başka şivelerinde kullanılmayan kendine has sözcükleri de vardır. Her ne kadar Sinemilli ve Kurmanci”nin diğer şiveleri arasında telaffuz farklılıkları olsa da, konuşanlar arasında herhangi bir anlaşma sorunu olmadığı belirtilmektedir.
    Fonetik
    Her ne kadar gramer yapısı, sözcük yapısı ve anlam olarak Kurmanci”nin bütün özelliklerini taşıyor olsa da, ses özellikleri itibariyle Farsça ile benzerlik göstermektedir. Buna ek olarak, Türkçe”den de bazı sesleri ödünç almıştır. Bunun en belirgin örneği olarak, hem Farsça hem de Kurmanci”de yer almayan [ü] sesi Sinemilli”de bulunmaktadır. (Örneğin Arguvan”daki Atma Aşireti”ne mensup Çobandere (Şotik) köyünde, yara anlamına gelen birîn kelimesi bürün olarak telaffuz edilmektedir.)
    Sinemilli diyalektiğinde sesler, Farsça”da olduğu gibi yuvarlanma eğilimindedir. Örneğin, Kurmanci”de [e] olarak telaffuz edilen ses, Sinemilli şivesi”nde genellikle [a], Kurmanci”de [a] olarak telaffuz edilen ses ise genelde [o] olarak telaffuz edilir. Bunun genel bir kural olduğunu söyleyemeyiz, ancak böyle bir eğilimin var olduğu söylenebilir. Örnek verecek olursak, Kurmanci”de “Adım Hasan”dır” “Navê min Hesene” şeklinde söylenirken, Sinemilli Şivesi”nde “Novî min Hasana” şeklinde telaffuz edilmektedir. Ses değişimlerini biraz daha detaylı inceleyecek olursak:
    [e] sesi [a] veya [œ] sesine, [a] sesi de [o] sesine dönüşür.
    Daha seyrek olan ses değişimleri ise şöyle:
    [o] sesi [ê] sesine, [ê] sesi [i] sesine, [a] sesi de [u] sesine dönüşür.
    Ünsüzlerdeki değişime dikkat edecek olursak, [b] sesinin [v] ya da [w] sesine dönüştürme eğilimi çok sık olmasa da görülmektedir. Bazı türkü sözlerinden örnek verecek olursak, Kardeş Türküler”in Hemavaz albümünde de yer alan Maraş (Pazarcık)”tan Ali Mürteza Dede”nin Kürtçe bir deyişinden başlayabiliriz:
    Sarî çellon çel konîya
    Koçê êron la sar donîya
    Sarfîrozê von Olî”ya …
    Kırklar başı kırk çeşmedir,
    Erenler göçünü başına indirir,
    Önderleri de Ali”dir…
    Burada da bariz örnekler olarak “ser” sözcüğünün “sar”, “Ali” sözcüğünün “Olî” şeklindeki telaffuzlarından bahsedebiliriz.
    İkinci olarak, geçtiğimiz yüzyıl başlarında yazılmış olan ve Koma Amed tarafından da Agir u Mirov albümünde seslendirilmiş olan bir örneği inceleyelim. Albümde seslendirilmiş hali, ses özellikleri itibariyle tahrip olmuş ve orjinal telaffuzundan uzaklaşmış halidir.
    Çîyoyê Golêo Çîyoyê Golêo
    Mol bor dakana yoyleo
    Az qurbono ve yoyle bim,
    Molo rindkê mine lêo
    Hiro dîson hiro dîson,
    Tû kas namo la kîlîson,
    Çovê doykêta kür bibi,
    Nodina meron dadina pîson
    Göl Dağı Göl Dağı
    Evlerini yaylaya göçürürler
    Ben o yaylaya kurban olam
    Güzelimin evi de oradadır
    Bugün yine bugün yine
    Kimse kalmadı kiliselerde
    Aman gözü kör olsun
    Bir adama vermedi, verdi bir pise
    Sözleri dil yapısı açısından inceleyecek olursak, ilk göze çarpan Kurmanci”deki “çîya” (dağ) kelimesinin “çîyo” şeklinde, “göçmek” anlamına gelen “barkirin” sözcüğünün de “borkirin” şeklinde telaffuz edildiğidir. “Yayla” sözcüğünün ise, Türkçe”den direkt alınarak Sinemilli”nin ses özelliklerine benzetildiği (yoylê) görülmektedir. Ayrıca, “kör” sözcüğü ise, [ü] sesiyle telaffuz edilip “kür” olmuştur.
    Son örneği ise Bese Aslan”ın Xema Çel Meqamî (Kırk Makamlık Efkar) adlı kitap/cd çalışmasından verelim; Elbistan yöresinden Esme Gül”e ait, sevilen kişiye sitemi dile getiren “Çovê ta na” adında bir örnek.
    Çovê tan a banca ta ya
    Banca zirav royî mın nado
    Sarî ta bûxi bancê tawo
    Şawîtîm çum da ore ta do
    Çovê tan a mina cove moron
    Biskê tawon qûlbe goron
    Ta çi osonkirim yilmişkirim
    Ji kûlle pistî ma bar dûvaron
    Senin gözlerin senin boyun
    Bana göstermedin ince boyun
    Başını yesin o ince boyun
    Yandım gittim senin ateşinden
    Senin gözlerin yılan gözleri gibi
    Güneşin zülfü mezarın kör çapası gibi
    Niye usandırdın yıldırdın beni
    Fısıldayan yarayım duvar dibinde
    Bu örnekte de “göz” anlamına gelen “çav” kelimesinin “çov” şeklinde, yine “baş” anlamındaki “ser” sözcüğünün “sar” şeklinde telaffuz edildiğine şahit oluyoruz. Ayrıca Türkçe kelimelerin etkisini bu örnekte de görebiliyoruz. “Yılmak” ve “usanmak” kelimelerinin, “osonkirim” ve “yilmişkirim” şeklinde fakat aynı anlamıyla yer aldığını ve Türkçe”deki “duvar” kelimesinin de anlamını koruduğunu görüyoruz. Daha önceden de belirtildiği gibi, her ne kadar Sinemilli ve Kurmanci”nin diğer şiveleri arasında telaffuz farklılıkları olsa da, bu durum kesinlikle anlaşma sorunu oluşturacak düzeyde değildir.
    örnek:
    Akçadağ (Kürecik) civarından. (Aynı eser Elbistan'da yaşayan Kürt Alevi'ler tarafından da iyi bilinir.)
    Çır kıriye çır kıriye,
    Fistonaki sur kıriye,
    Fistoneta sarita buxu,
    Lowkê xalkê din kıriye.
    Ne yapmış, ne yapmış,
    Kırmızı bir fistan giymiş,
    Fistanın başını yesin,
    Elin oğlunu delirtmiş
    Burada da Kurmancî'de [çı] sözcüğünün [çır] olarak telaffuzun görüyoruz ki bu istisnai durum diğer coğrafyalrada da aynıdır. Bunların dışında oğul manasına gelen lawık sözcüğünün lowık şeklindeki dönüşümü ya da Türkçe'den alınan fistan sözcüğünün fiston şeklindeki telaffuzu ise artık tipik örneklerden sayılabilir.
    Bir diğer örneği ise Maraş (Pazarcık)'tan Ali Mürteza Dede'den alalım. Bu ise Kürtçe bir deyişten;
    Sari çellon çel koniya,
    Koçê êron la sar doniya,
    Sarfirozê von Oli'ya,
    ...
    Kırklar başı kırk çeşmedir,
    Erenler göçünü başına indirir,
    Önderleri de Ali'dir
    Kaynakça:
    - Arnaud-Demir, Françoise. Ebedi bir kültürün mirası.
    - Aslan, Besê. 2007. Kırk Makamlık Efkâr. Güvercin Müzik.
    - Aslan, Besê. 2008. Pirler Divanı. Kom Müzik.
    - Bayrak, Mehmet. 2006. İçtoroslarda Alevi-Kürt Aşiretler/Sinemilli ve Komşu Aşiretler Tarihi-Edebiyatı. Öz-Ge Yayınevi.
    - Halkbilim Dergisi, Ekim/1986.
    - Karakaya Stump, Ayfer. Sinemilliler: Bir Alevi Ocağı ve Aşireti.
    - Kardeş Türküler. 2002. Hemavaz. Kalan Müzik.
    - Kurdica, Die Kurdische Enzyklopädie, Die Westmundart des Kurmancî.
    - Özcan, Seydi. 2001. Şeman-Söbe Çimen ve Aziz Baba Aleviliği. s. 92. Ankara.
    - Özsoy, A. S., Türkyılmaz Y. 2006. Front rounded vowels in the Sinemilli dialect of Kurmanji- a case of language contant. Turkic-Iranian Contact Areas Historical and Linguistic Aspects içinde. Yay. haz. L. Johanson ve C. Bulut. Harrasowitz: 300-309.
    - Özdemir, Ulaş. 1998. Ummanda Maraş Sinemilli Deyişleri. Kalan Müzik.

    KOÇGİRİ İSYANI

    1921 yılında Koçgiri bölgesindeki Zara, İmranlı, Divriği, Hafik, Kuruçay, Kangal, Refahiye ve Sarız'da yaşanan ve yüzlerce Kürt Alevinin katledilmesi, binlercesinin dağlarda sefaletle yaşamak zorunda bırakılması..
    Dersimden Önce Koçgiri Katliamı
    Ebubekir Hazım Tepeyran ın anılarını içeren Belgelerle Kurtuluş Savaşı kitabı Gürer yayınları tarafından geçtiğimiz günlerde yayımlandı.
    Tepeyran'ın anılarının bir bölümü 'Ümraniye (Koçkiri) Olayı ve Nurettin Paşa' başlığını taşıyor. Tepeyran, Milli Mücadele döneminde,
    'Koçgiri ayaklanması' olarak bilinen olaylara ilişkin ilginç bilgiler veriyor, değerlendirmelerini yazıyor. Cumhuriyet gazetesi yazarı Oktay Akbal'ın dedesi olan Tepeyran, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönem Dahiliye Nazır (İçişleri Bakanı)larındandı. Milli Mücadeleyi desteklediği gerekçesiyle işgal İstanbul'unda idam cezasıyla yargılanan Tepeyran, Cumhuriyet döneminde de milletvekilliği ve aralarında Sivas da olan değişik illerde valilik görevlerinde bulundu.
    Tepeyran, İkinci Meclis'teki milletvekilliği döneminde Mustafa Kemal'le uyuşamadı, üçüncü dönemde milletvekili olamadı. Oktay Akbal o dönemi şöyle değerlendiriyor: "Anayasa hazırlıklarında Hazım Bey'in kimi önerileri, Mustafa Kemal'in istekleriyle uyuşmaz. Örneğin ayan meclisi ve senato kurulmasından yanadır. Hazım bey Cumhurbaşkanına geniş yetkiler verilmesini, Cumhurbaşkanı'nın hem hükümete, hem TBMM'ye başkanlık etmesini doğru bulmaz."
    Koçgiri, şimdiki Sivas'ın Zara ilçesinin adı. O dönemdeki nüfusunun önemli bir çoğunluğu Kürt-Alevi. Koçgiri katliamının hemen ardından Sivas'a vali olarak atanan Ebubekir Hazım Tepeyran, 1921 yılında yaşanan olayların bir ayaklanma değil, orada komutanlık yapan ve 'Sakallı Nurettin' olarak bilinen Nurettin Paşa'nın acımasız bir katliamı olduğunu belgelere dayanarak anlatıyor.
    Sakallı Nurettin'in İzmir yangınının da sorumlusu olduğu söylenir. Bir başka icraatı ise Ali Kemal'i İzmit'te linç ettirmesidir. Buna benzer başka eylemleri de vardır.
    ***
    Tepeyran'a göre; Sivas'ın Koçgiri (Zara) kasabasında askerlere bir saldırı olduğu gerekçesiyle başlatılan 'tenkil' hareketi çok vahşi boyutlara ulaşmıştır. Yöreye gönderilen Nurettin Paşa 14 Mart 1921 tarihli bildirisinde gelişmeleri şöyle değerlendirmişti: "1. Sivas iline bağlı Zara ilçesi (bu ilçeye 'Koçkiri' de denir) sınırları içinde yerleşik bulunan Koçkiri aşiretleri arasına sokulan bazı arabulucu kötü amaçlı kişilerin kandırdığı bu aşiret reislerinden çoğunun rıza ve muvafakatları dışında bir kısım ayaktakımı Kürtler, Ümraniye'deki askeri müfrezeye saldırmış ve bazı subaylarla Ümraniye'de bulunan Zara ilçesi kaymakamını tutuklamışlardır. Bu ayaklanmacılar, davranışlarının nedeni olarak, hükümetin sözde Kürtleri vuracağını söylemesiyle korku ve kaygıya kapılmış olduklarını yaymışlar..." (s.211)
    Askerin harekete geçmesi üzerine, şehir eşrafı bir 'öğüt kurulu' oluşturarak araya girer ve bir uzlaşma sağlanır. Kaymakam ve subaylar serbest bırakılır. İsyancılar için Sivas'ta 'harp divanı' kurulmasına karar verilir. Ayrıca yapılan uzlaşmayı güvence altına almak amacıyla bir taahhüt belgesi de hazırlanır.
    Tepeyran o günleri anlatırken şöyle diyor:
    "Öğüt kurulu, Zara'dan dönüşünde komutan paşayı görerek, gerek asker göndermenin caydırıcılığının, gerekse yayımladığı bildirinin etkisiyle sorunun böylece çözülmesini uygun görmesinden dolayı kendisini kutlarlar."
    Fakat Nurettin Paşa'nın, "'Öyle ama, bu kadar asker toplandı, ben buraya kadar geldim; bir şey yapılmazsa olmaz', dediği ve bunun üzerine askeri harekâtın sürdürüldüğü, Sivas'ta yaygın olarak konuşulmakla birlikte, bu söylentinin doğru olduğunu Şefik Bey bizzat bana söylemişti." (s.211)
    "Böylelikle Ümraniye bucağına ve Zara ilçesinin merkezine bağlı köylerden 76 ve Divriki ilçesinde 57 toplam 132, savaştaki düşman istihkamları gibi yakılmış, yıkılmış ve yüzlerce nüfus öldürülmüştür. Ayrıca bütün mal, eşya, zahire ve hayvanları yağmalanmıştır. Binlerce nüfus da dağlarda, kırlarda açlıktan ve sefaletten ölüme mahkum edilmiştir." (s.216)
    "Nurettin Paşa, hükümetin güvenip kendisine verdiği yetkiyi pek kötü kullanarak yarattığı facialarla yetinmemiş, Koçkiri ileri gelenlerinden öldürülen ya da can korkusuyla dağlarda saklanan kişilerin ailelerini de Sivas'a sürmüştü" (s.218)
    Bu değerlendirmeler, olaylardan üç ay sonra Sivas'a vali olarak atanan Ebubekir Hazım Tepeyran'a ait. Zara'nın Alevi-Kürt nüfusu Dersim'den tam 26 sene önce bir katliam ile yüz yüze gelmişti. Üstelik, zaman Milli Mücadele dönemiydi. Anadolu'nun desteğine her zamankinden çok ihtiyaç hissedildiği bir dönemdi.
    'Koçgiri Katliamı' resmi tarihin pek görmek, göstermek istemediği olaylardandır.
    SIDDIKLI ALİ YILDIRIM ANLATIYOR
    Koçgiri katlim'ının akabinde Sivas'a vali olarak atanan Ebubekir Hazım Tepeyran, "Belgelerle Kurtuluş Savaşı Anıları" adıyla yayınlanan kitabının 74. Sayfasında şunları söyler:
    "...130 köyün hiçbir lüzum ve zaruret olmaksızın sırf : 'Bir kere bu kadar asker toplandı, bir şey yapmazsak olmaz.' gibi vahşi bir mantıkla tamamen yakılıp yıkılmasına suçlu suçsuz binlerce nüfusun katl(öldürülme) veya açlıktan, sefaletten ölüme mahkum edilmesini muvafakat etmeyeceği pek aşikardı"
    Benim burada yaptığım bir kaç örnekle bu "vahşi mantık" ın sebep olduğu dramı anlatmaktır. Bunu yapabildiğim zaman rahatlıyacağımı biliyorum. Kaldıki bu konuda ben tek bilen değilim.
    Aşağıdaki yazılardan ilki, Kevenli'li Mehmet dede ile roportaj, 1995 veya 1996 yılında Kurtçe olarak yurtdışında bir dergide yayınlandı. Türkçe'ye çevirerek tekrar yayınlıyorum.
    Dr. ALİ K. YILDIRIM
    MEHMET KARAKUŞ'UN KOÇGİRİ KATLİAM'INDA ÇOCUKLUK ANILARI
    Çocukluğum sırasında çokça kulak misafiri olduğum olaylardan en önemlisi, uzun kış günlerinin değişmez konusu, ''hadise'' olarak adlandırılan Koçgiri katliamı idi. O zamanlar, henüz epey küçük iken, olaylar bize kurt hikayelerini andıran birer korku masalı gibi gelirdi. Hatırlıyorum da, bir keresinde dedemi ihtiyarlar ile konuşurken anlattığı o şeyleri, ''hadiseyi''anlatması için epey sıkıştırmıştık. O bize bunun yerine insan kılığındaki "canavar" ile ilgili şeyleri anlatmak istediğinde biz artık dinleye dinleye demode olmuş bu hayali yaratık hikayelerine rağbet etmemiş ve illahi ''hadise! hadise!'' diye diretmiştik. Sonuçta dedemi razı ettiğimize, gözleri dolunca, pişman olmuş ve bu ''masalın'' başka olduğunu anlamıştık. Dedem'in ve yeğenlerinin ''Babam ve amcam gil gidip cesetlerin içerisinde uzansaydılar kimse belki şüphelenmeyecek ve ele geçirilip Çengelli dağının dibinde toplu olarak öldürülmüyeceklerdi.'' sözlerinin beynimde yarattiğı yankı zihnimde hiç silinmedi.
    12 Eylül öncesi -ve kısmen sorası- genel havanın etkisiyle bize öğretilenlerin gereği olarak kendimizi bütün bilgilerin kaynağı gibi gösterilen bazı " klasikleri" ve siyasetlere ait yayınları hatm etmeye hasretmiştik. Olayların canlı tanıklarının anlattıklarının kalıcı kılınması, tarih ve kültürümüze ait çok şeyin araştırılması ile ilgili bilincin öne çıkması her şeyi çözmeye yetmiyordu. Uzakta mülteci olarak yaşamanın getirdiği kopukluk en büyük sorundu. Cunta'dan 13 sene sonra ülkeme gitme imkanı bulduğumda; çocukluklarını Koçgiri katliamı ile yaşamış olan, yakın köylerdeki tanıdığım yaşlılardan geriye kimse kalmamıştı.
    Annem'ın amcası Kevenlili Mehmet dede aşağı yukarı 80 yaşlarında; iyi giyinmeyi seven, duygulu, yaşına göre oldukça dinç ve çevik biri. Onunla 1995 yılında Istanbul'da görüştük. O da köyde kimsesi kalmadığından dolayı 60'ından sonra gürültü, kirli hava, pis su ve kalabalık demek olan Istanbul'a göç etmek zorunda kalmış.. Mehmet dede de "görünmeyen" baskının etkisiyle başka bir dilde, Türkçe ile kendisini iyi anlatabilmenin, özelliklede yaşlılar için hayli zor olan kavgasının vermekte. Şimdiye kadar karşışaştığı azbuçuk okumuş takımı kendisiyle sanki tahsilli olmanın biricik göstergesi imiş gibi Türkçe konuştuklarından, Kürtçe konuşmayı yeğlemem karşısında önce kısa bir şaşkınlık geçirdi ise de ortama çabuk ısındı; kendisini anadili ile ifade etmenin rahatlatıcı havası içerisinde küçüklüğünde görüp hatırladığı katliam günlerini anlattı.
    Memet Karakuş: Yatıyorduk...Birden bire terteleciler bastı! Annem çamaşırları yıkıyordu .Babam Alican zengindir diye evvala bizim evi bastılar. Dört kişi idiler. Yükülüğün altında tavuk kurk olmuştu. Tavuk çırpınınca "ahan Alican orada yükülüğün altında!" deyip oranın altına girdiler.
    Annem oradan kaçıp köy kadınlarının arasına karıştı. Onlar annemin suratına, tanınmasın diye, kurum sürüyorlar. Meğerki amcam Cano aşagıda mahzende imiş. Amcam dışarıya çıktı. Amcam babayiğit biri idi.Yeniköylü(Turk köyü B.N.) Hasan Çavuş'u altına aldı. Elini boğazına geçirip yere vurdu. Diğeri bir sefer ateş etti, ama tutturamadı. Amcam kadınlara 'ne duruyorsunuz, niye üstüne binmiyorsunuz?'. Kadınlar üstüne atılıp altına alıyorlar...
    Babam köyün yukarısında , Nahala Guran bölgesinde kendine bir mahzen(sığınak B.N) yapmış idi. Haykırışları duyan babam oradan çıkıyor. Kardeşim Sabri ağlayarak 'Baba yetiş,amcamı öldürüyorlar' diye bağırdı. Babam koşarak geldi. Tertelecilerden genç olanı kaçmayı becerdi. Kardeşim Use, diğer ağabeyim Sabri ile birlikte, adamı arkadan kovaladılar. Use büyük ağbimiz idi, fakat cesaretli değildi. Sabri evin yanındaki harkta kendini adamın ayaklarına atıyor. Adam bir sefer Sabri'yi kolundan tutup savuruyor. Ağbim Sabri çocuk idi, ama sakız gibi adama yapışıyor..
    Neyse... onu oradan alıp getirdikten sonra dördünü birbirine bağlıyoralar. Babam bunları götürüp derede öldürdü. Sonra babam 'durmayın şimdi köyü basacaklar!..' dedi. Biz köyden çıktık. Müfreze köyü bastı. Babam ile amcam geride kaldılar.
    Kardeşim Nuri'yi kalçasından vurup kemiği parçalamışlardı. Amcam Rıza'yı da omuzundan vurmuşlardı Onlar Kevreş'te(Karadaş'ta) çatışmaya girmişlerdi.
    Gide gide Şuxlu'nın düzlüğüne vardık. Askeriye her tarafı sardı. Biz gidip dönüp dolaşıp gelip Xaskoy'e(Hasköy) girdik. Bir baktık ki küyümüzü alevler sarmış. Qoniqesi(Koyunkaya) yanıyor, Ağızger(Atlıca) yanıyor. Gökyüzüne ateş fışkırıyor. Karaçayır'ı, Karlık'ı ateşe vermişler. Hepsi alevler içerisinde.Tabii biz yüksek yerdeyiz. En sonunda köyde kimsenin kalmadığına kanaat getirince geceleyin çıkıp köye geldik. Açız, susuzuz. Dolaştık, dolaştık köyde bir dana bulduk. Danayı Amcam Mehmed Ali'nin tamamen yanmamış evinde kestiler. Ezize gil odunları üst üste dizip eti pişirdiler. Danayı yedik. Tadı hala dadamağımda . Aç ve susuzluktan nerede ise kendimizden geçiyorduk. Un çuvalları yanmış idi, ama yinede ortada yanmayan bir damar kalmış idi. O çuvalları balta ile kesip kesip ortada az beyaz un çıkarttılar. Unu hamur edip ekmek yaptılar. Ekmeği yedikten sonra babam bizi köyün dışına yer altında kazdığı mahzene götürdü. Diğer insanlar dağlara vurup Dersim'in yolunu tutmuştu.
    Sonra dedem'in evine gitmek için Karlık(Qarlıx) köyüne gittik. Oraya vardığımızda topal osman çetelerinin Ortaköy, Kevreş, Kanisorık, Qelereşık'tan kadın ve çocukları toplamış olduklarını gördük. Efendim Lazlar oradı silahları çatmışlar. Biz tir tir titriyoruz. Lazların hepsi başlarına siyah başlık geçirmişlerdi. Onlar dereye gidip iki ihtiyarı getirdiler. Hesene Seyid ve Husene Seyid'i getirdiler. İkisini birbirine bağladılar. Biri kamasını çekerek Hesenê Seyid'in sırtına sonuna kadar batırdı. Adam öyle bağırdı, öyle bağırdıki... diğeri de çökerek iki üç sefer ateş etti. Her ikisini de yanımızda devirdiler.
    Lazlar orada silahlarını aldılar. Bizi toplayıp sığır sürüsü gibi önlerine kattılar.. Belki 200-300 kişi idik. Hepsi de çoluk çocuk ve kadınlardan oluşuyordu. İçimizde yetişkin hiçbir erkek yoktu.. oradan Gırrık'a gittik... aşağı ve yukarı Gırrık'tan da kadın ve çocukları topladılar. Konak köyünde dereyi geçerken vurularak öldürülmüş delikanlıları gördük. Delikanlılar şişmiş. Kartal ve akbabalar üzerine konmuş; bir cesetten kalkıp diğerine konuyorlar. Biz bir taraftan ağlıyor bir taraftan da yürüyoruz. Neyse cesetleri geçtik. Bizi Cefan köyüne götürdüler. O insanların hepsini Cefolu Haydar Beg'in ahır ve samanlığına sürdüler. Kapıyı üzerimize kilitlediler. Topal Osman Cefolu Haydar Beg'in yanında idi. O daha önceden devletle ilişki kurmuştu.
    -O Mıstıkan kabilesindenmiydi?
    Memet Karakuş: evet onlar da Koçgiri'li. Neyse o geceyi orada geçirdik. Heyder Beg yalvarıp yakarmış ve demişki: " Bu fakir ve fukaraları birak. Ne için onları öldüreceksin?". Biz her an ateşe verilip yakılacağımızı bekliyoruz.. sabaha kadar aç ve susuz... Bağırıp yalvarıp yakarıyoruz...Aç ve susuzuz...Millet yer darlığından iyice sıkışmış. İçerisi çok sıcak. Susuzluktan ağzımız kilitlenmiş. Neyse sabahleyin kapıyı üstümüze açtılar. Dışarıda karla karışık yağmur yağıyor. Sokakta kirli bulanık bir su akıyor. Kalabalık çöküp o pis suyu içti.
    Herkes dağılmaya başladı. Karlık'a geldik. Annem orada bize yenilecek birşeyler buldu. Biz sadece ekmek yedik. Paci'ye doğru yola koyulduk. Ardıçların bulunduğu mevkiden aşağı doğru indik. Değirmenin bulunduğu yerden Kızılırmağ'ın diğer tarafına geçtik. Meğerki babam bizi görmüş. Karapınar'ın yokuşunu çıkarken biri "çocuklar gelin! Çocuklar korkmayın gelin! " diye haykırdı. Sabri "Aha! Babamın sesi geldi" dedi.Biz hızla gittik. Babam bizi saklanmak amacıyla yaptığı mahzene koydu. Kapıyı üstümüze kapattı. İçeride çıt dahi çıkmıyordu. İçeride ekmekte, su da vardı. Suyumuzu da içtik. Geceleyin annem ile babam bize erzak getiriyorlardı. Gündüzlüyin kimse dışarı çıkmıyordu. Kız kardeşim Gulistan çok ufak idi. Babam "huş!" diyince hemen sesini kesiyordu. Öyle babamdan korkuyorduki...öyle korkuyorduki.. Neler başımıza geldi...!
    -Peki o seneyi nasıl geçirdiniz? Yiyecek, giyecek birşey yoktu. Un yoktu. Herşey yakılmıştı?
    Mehmet: Sonra millet teslim oldu: Dersim'den adamlarımız geldi.
    Hükümet onların gelişini serbest bıraktı.
    OSMANLI SONRASI İLK İCRAAT: KOÇGİRİ KATLİAMI
    Babamın dayısı Nair efendi'nin oglu olan Ali Yıldırım ile agustos 2011 yılında koyumuz Sıddıklar da sohbet etme imkanı buldum.. Nayır Efendi, amca çocuğu dedem Hasangazi, diğer amca oğlu Nazım amca ve Apé Dursun gibi ufak yaşlarda Koçgiri katliamı sırasında büyük ızdıraplar yaşamış isimlerden biri. Ali amca'nın oglu Bezat, TİKKO içerisinde iken karanlık bir şekilde katledildi. Ölüm Kürd'ü hiç yanlız bırakmadı. Dedeler ve torunlar! Değişik tarihlerde aynı kaderi paylaşan insanlar ve onların tarihleri...
    Dersim katliamı ile ilgili tartışmaların yaşandığı bu günlerde, Koçgiri katliamı'nın sadece kısmi bir boyutunu konu eden bu sohbeti ; insaf sahibi insanlarla paylaşmak, demokrasi isteyen herkesin yararına. Yeterli tepki gösterilmemesi nedeni ile, Dersim katliamına Koçgiri katliamı ile açılan yoldan varılmıştır.
    Bir noktanın altını çizmekte yarar var: Tek parti dönemini ve de o dönemin diktatörünü eleştirilemez bir tabu olarak görmeye devam etmekle gerçek bir ilerleme sağlanamaz. İttihad Teraki ve tek parti dönemi ile geliştirilen kültür ve terbiye Kürt muhalefeti de dahil herkesi değişik biçimlerde etkiledi. İki tarafta sivillere karşı hoşgörüsüzlük ve saldırganlığın nedeni öncelikle bu 'ortak' terbiyedir.
    SIDDIKLI ALİ YILDIRIM ANLATIYOR
    Sohbetimize Ali amca gülerek "Ali Kemal eski meselere çok ilgi duyuyor" diyerek söze başladı. Ve sonra devam etti:
    -Topal Osman çeteleri Axtepe'den bizim köye inmeden önce Bekiranlılar'ın göçü ile çatısmaya girerler. Bekiranlılar fazla dayanamayıp çoluk çocuk aşağı doğru kaçmaya başlarlar. Bu arada çok kişi öldürülür. Büyük Axdepe'nin dibinde Alisér Efendi'nin konağı ateşe verilir. Anlatılanlara göre bir hafta boyunca konaktan duman çıkar.
    Osman'ın çeteleri daha sonra ilki Nahala Sur, ikincisi Kevıré Sur, üçüncüsü Tayé Salan olmak üzere tepeleri tutarak üç koldan ilerlerler. Amaçları bir çevirme hareketi ıie hareketin merkezi olarak gördükleri Alişér'in köyü Axızger(Atlıca) ile Haydar Beg'in köyü Karapınar ahalisini ölü veya sağ ele geçırmektir.
    Büyük deden Apé Nuri Topal Osman kuvvetlerinin yaklaştığını görünce atı Mahina Şére atlayarak komşu köy olan Haydar Beg'in köyü Karapınar'a yönelir. Kendisine kurşunlar isabet etmesin diye eğilerek atına yapışır. Bizimkiler birşeye karışmamış olduklarından önceden kaçmıyorlar. Ayrıca ailesini çoluk çocuğunu bırakıp nereye gidecekler?
    O sırada Nizamiye Karapınar'a girmiş, etrafa "Topal Osman'dan kurtulmak istiyorsan Karapınar'a Nurettin Paşa kuvvetlerine sığının" haberleri iletilmiştir. O nedenle halk Karapınar'a akın etmektedir.
    Karapınar'da çok insan öldürülür, etraf cesetlerle doludur. Ufak bir ihtiyar olan Ağızgerli Medin yoksul ve perişan görünmek için elbiselerini yırtmış ,yüzüne kurum sürmüştür. Tanınmamak ve belkide yoksula merhametli davranırlar diye böyle yapıyor. Medin orada bir ara Apé Nuri ile karşılaşıyor. Medin nasıl yapıyorsa kaçmayı beceriyor, bir süre dağda saklanıyor ve kurtuluyor.
    Kendisi SünnüTürk olan Goralis'li Şahsuvaroglu Mahmud Bey de oradadır. O kişilerle ilgili, yetkililere direk bilgi verir. Mahmud Beg bir ara Nuri amca'nın yanına gelir: "Nuri ağırlığın kadar para ver ve ölümden kurtul" der . Nuri amca birşey vermez.
    Nuri amca bir ara karanlığı fırsat bulup gözden kayboluyor. Cesetlerin arasına girerek gizleniyor; fakat bakıyor olmuyor, hava çok soğuk, üstelik gündüzlüyün farkedilme riskide var; oradan çıkıp bir kar kütüğünün dibinde bir süre gizleniyor. Yine bakıyor soğuktan donacak, Türk köyü olan Bapsu'ya kivralarına sığınmaya karar veriyor.
    Bapsulular o zaman kadar ' kivralalarımıza yardım edecegiz' diyerek bizim köyü boşalatmışlar: Aileler ile birlikte; mal-davar, koyun sürülerini, yatakları, halıları,değerli herne var ise götümüşler. Dedem Mustafa'da oraya sığınmıştır.
    Aynı Mahmud Beg iki askerle gelip Bapsu'ya sıgınmış insanlardan para topluyor. Dedem Mısté para veriyor. Amcam Nuri de altın ve paraları bulup getirtmek için köye birisini gönderiyorsa da yetişmiyor. O sırada Topal Osman'ın komutanı Kel Hasan, mahiyeindeki 60 çete ile birlikte, Bapsu'ya giriyor;.köyde topladığı Kürtler'i de diğer esirlere katarak Çengelli dağının yolunu tutuyor. Kel Hasan o sıra çocuk olan Apé Nazim'i önüne kattığı guruptan ayırıyor, bunu gören Ağızgerli baba oğlu İzzet'ide Nazim amcanın yanına gitmesi için o tarafa doğru itiyor. Kel Hasan buna da ses çıkarmıyor.
    Dedem Mısté bir ahırda saklanıyormuş, gelip orada buluyorlar. Henüz çocuk denecek kadar genç olan babam da aynı ahırda imiş, ahır yıkık olduğundan o diğer tarafta gizlenmiş. Babamı görmüyorlar, o sayede kurtuluyor.
    Çengelli dağının dibinde, Buğanak köyünün üstlerinde, değirmene yakın bir yere vardıklarında mola veriliyor. Her seferinde iki kişi "komutanın atı suya düştü, yardım edin " bahanesi ile seçilip götürülüyor ve teker teker süngülenip öldürülüyormuş. Gidenlerin geri gelmediğini gören dedem Mısté bakıyor hepsini öldürecekler bağırıyor: "Bunlar hepimizi öldürecekler, bize taştıttıkları yüklerden zaten belamızı bulduk, kaçın kurtulun diye bağırıyor". O sırada kaçanlardan Kutan'lı(Gökdere'li) Telli gillerden Hemo kurtuluyor. Diger esir halk kurşun ve süngülerle orada öldürülüyor. Dedem Mustafa vurulduğunda kelim-i şahedet getiriyor. Asker "ulan adam meğerki müslüman imiş ..." diyor. Hemo daha sonra köyünün yukarısında öldürülüyor.
    Sabahleyin Sünnü Türk köylerinden terteleciler cesetlerin üstüne üşüşüyor, sağ kalanların başını taşlar ile ezip öldürüyorlar; sonra da üzerlerinde ne varsa alıyorlarmış. İçlerinden Kandil köyünden olan biri ölü rolü yaparak kurtuluyor. Oradan te Ağızger'e kadar yürüyor. Burada Medin gil yaralarını dikiyorlar.. Bu olanların hepsini de o adam anlatıyor. İsmini şimdi hatırlamıyorum, ama adam son zamanlara dek yaşıyordu..
    Dedem Mısté götürüldükten sonra, babam bakıyor etrafta sesler kesiliyor, kapı aralığına yanaşıp dışarı bakıyor. Bakıyorki ne görsün , deden Hasangazi dışarıda yanlız başına ağlıyor. Babam alçak sesle 'Hesengazi...! Hesengazi...!' diyor. Deden amcam Nuri ve dedem Mısté'nin bir yanda götürüldüğünü söylüyor, bir yandan da hıçkırıyormuş. Tabii babam dedemden daha büyük, "gel buradan kaçalım " diyor. Ve kaçmaya başlıyorlar. O ara onları gören bir kadın "Kürt kaçtı! Kürt kaçtı" diye yaygarayı basıyorsa da Suna Hanım "ulan Kürt uşağı durmayın, durmayın kaçın!" diye bağırarak onları cesaretlendiriyor. Yoksa köylüler babam'ı da yakalayıp teslim edeceklerdi.
    Dedenle babam bir süre bayırda gizlendikten sonra , etrafta kimsenin olmadığından emin olunca köye iniyorlar. Evler yakılmış, ama bir iki ahır tümden yanmamış. Yanık un ve buğdayı kazıp yenilebilecek olanla karınlarını doyuruyorlar.
    Yani tam bir felaketmiş. Yetişkinler öldürülmüş, ölmeyenlerde ölüme terk edilmiş. Etraf gömülmeyen ve kurtlanan cesetlerin kokusundan geçilmiyormuş. Aç kalan sahipsiz köpekler bu cesetleri yıyor , sonra da kuduruyorlarmış.
    Dedem Mustafa ve Apé Nuri varlıklı imişler. Dedem bakıyor köy basılacak, önceden odanın duvarını açıyor, oradan yeri duvar boyunca epeyce eşiyor ve ardından dikine eşip eğer (heqip) dolusu altınları ve parayı oraya gömüyor. Duvarı tekrardan yapıp üstünü sıvazlıyor. Vurgun olduğu zaman Topal Osmanı'ın çeteleri gelip yakmadan önce evin her tarafını kontrol ediyorlar. Duvardaki sıvanın eski olmadığı fark ediliyor; duvar açılıyor. Fakat adamlar dikine eşiyorlar, böylece bir şey bulamıyorlar. Sonradan babam gidim onları çıkarıp başka yere gömüyor. Babam dedenin de altın ve paralarını saklıyor.
    Bu paralarla yeniden ev yapılıyor; hayvan , yiyecek giyecek alınıyor. Paralar gene Turkler'e akıyor. Geçinecek durumda olmayanlar durumu biraz iyi olanların yanına yerleşiyor.
    En sonunda, deden Apé Hesengazi, Babam Nair, amcam Haydar Yukarı Çulfalı Haci yé Hesen Begé ile birlikte İmranlı da manufatura dükkanı açıyorlar.Goralis köyünden il encümen üyesi olan kişi bunu rapor ediyor. Ceza olarak bu sefer varlık vergisi kesiliyor. Deden 800 altın, babam 500, amcam 500 altın ödüyor. Diğer ortağın ne kadar ödediğini bilmiyorum. Burada Alevi Kürttür diye çok insana bu varlık vergisi cezası geliyor. Bizimkiler cezadan sonra dükkanı işletemiyorlar ve dükkan kapatılıyor. Memlekette varlık sahibi kimse kalmayınca iş için gurbet yollarına düşülüyor. Sonuçta velhasılı kelam hepimiz büyük şehirlerde işçi olduk. Şimdi onu da bulmak zor.
    Sohbetin sonlarında gözüm Ali dayının taşıdığı Atatürk rozetine takılıyor. Bu anlatılanlardan sonra rozeti takmasına anlam veremediğini söyleyince, Ali amca sorumluluğu Sakallı Nurettin paşa ve Topal Osman ile sınırlandırmayı deniyorsa da olmuyor... Bunun üzerine" canım Mustafa Kemal olmasa idi memleket hacı ve hocaya kalacaktı "diyor. "Niye Sakallı Nurettin Paşa ile Topal Osman hacı ve hoca değilmiydi , üstelik başkomutan tarafından korunmadılarmı? " diyince Ali dayı gülerek "ne yapalım savaşalımmı?" diye soruyor. Ben şiddeti onaylamadığımı belirttikten sonra doğruları söylemenin yeterli olduğunu vurgulayıp sohbetimizi bitiriyorum. Bu arada Kılıçdaraoğlu ile benzerlik üzerine düşünmekten kendimi alamıyorum.
    Not: Katliam mıntıkasına komşu olan Giliç köyü'nin eski muhtarlarından Adil amca Boğanak köyünde öldürülenlerin sayısının 70 kişi olduğunu bana söyledi. Yaygın kanı ise sayının daha kalabalık olduğu, birkaç yüz kişiyi bulduğu doğrultusunda.
    Öldürülen insanlar arasinda Kevenli köyünden, annem'in amcazedeleri Remzi ve Süleyman'da bulunmakta idi.
    AŞAĞI ÇULFALI GÜL ÇAKMAK ANLATIYOR
    -Bizim köy aşağı Çulfan'dan 37 kişiyi Konak'ın deresine götürüp öldürüyorlar. Ebem Karagülü Konak'lı idi. Dedem'in adı Mustafa Çavuş idi, dedem de öldürülüyor.
    Yukarı Çulfan ile Aşağı Çulfan'ın insanlarını bizim köyün yukarısında kendirlere bağlıyorlar.
    Ebem Karagülü Konak'a gidince derede ölüleri görüyor. Tavuklar onların etini yiyiyor. Ebem ondan sonra tavuk eti ve yumurtasını ağzına vurmadı.
    BADUNLU DANIŞ YAMAN ANLATIYOR
    Bizim köy yakılmayan istisna köylerden. Bizim köye girdiklerinde bu köyde namaz kılan varmı diye soruyorlar. Meğer adamın biri askerde namaz kılmasını öğrenmiş. Adam namaz kılınca bizim köyü af ediyorlar, köyü yakmıyorlar.
    QELEREŞIKLI NECATİ KARAKUŞ ANLATIYOR
    Kutan'da (Gökdere) Telli ve oğlunu çoluk çocuğun gözü önünde kesiyorlar. Tell'nin kızı hanım olayı gözleri ile görüyor.
    Bizim köyde Topal osman'ın bir yakını öldürülüyor. Topal Osman Haydar Baba tepesinde topları biz köye bağlıyor. Askerler köyün etrafını çeviriyor. Çoluk çocuğu kovalıyorlar. Kadınlara tecavüz ediyorlar. Hamile kadınların karnına basıyorlar. Kendini kurtaran ormana Karanlık Dere denen yere kaçıyor. Topal ormanı yakıyor. Orada 40-50 kişi ölerek can veryor.
    17 yaşında bir çocuk kendini damdan aşağı atıyor. Topal'ın çeteleri gidip onun cinsel organını kesiyorlar.
    YUKARI ÇULFALI ALİ YE EZİZ ANLATIYOR
    O zaman çok büyük darbe aldık. Ben yetişmedim ama, bizim şöyle iki kat odamız ( Bu arada eliyle odanın yüksekliğini ve uzunluğunu çiziyor B.N.)varmış. Topal Osman bastığında bizim o odanın arkasında 61 kişiyi kendire dizerek duvarı üstüne deviriyorlar.