KOÇGİRİ

Ankara’ya İlk İsyan: Koçgirî [Temmuz 1920]
Koçgirî başladı harba sesi gitti şarka garbaiki ordu asker geldi dayanmadı bu darbaDilo yeman yeman çîyan girtî berf û dûmanEm dixwazin Kurdistan ew dermanê kul û derdan (Elîşer Beg) 
Ankara Hükümeti’ne ilk başkaldırı Temmuz 1920′de Koçgirî’de patlak verdi. İsyanın hazırlık çalışmaları Alişan, Dersimli Alişêr ve Baytar Nuri (Dersimi) tarafından yürütüldü. 15 Temmuz 1920′de aşiret reisi Misto (Mustafa Paşa) komutasındaki bazı birlikler Zara’nın Çulfa Ali Karakolu’nu basarak, Türk kuvvetlerini esir aldılar. Bu baskın sonrasında Sivas-Erzincan arası ile Kangal-Zara ve çevresi Kürt birliklerinin denetimine geçti. Şadan Aşireti reisi Paşo, Türk birlikleri için önemli bir nokta olan Erzincan’ın Refahiye (Gercanis) ilçesini işgal ederek askerî cephaneyi ele geçirdi ve fiilen yönetime el koyarak hükümet konağına Kürt bayrağı çekti.
İsyandan önce Dersim ve Koçgirili aşiret reisleri Elazığ’da toplanarak TBMM Hükümeti’ne bir nota vermeyi kararlaştırmışlardı. Mustafa Kemal’e gönderilen bu notada, Kürdistan’daki Türk memurların ve Koçgiri’deki askerlerin geri çekilmesi, Kürt mahkûmların derhal serbest bırakılması istenmişti. İsyan öncesi ilk toplantı TBMM’de mebusluğu reddeden ve mebus olmuş Kürtleri de sert bir dille eleştiren Alişan Bey’in oturduğu Boxazyiran köyünde gerçekleştirilmiş ve bu toplantıya Alişan Bey, Haydar Bey, Nuri Dersimi (Seyid Rıza’ya da vekaleten) ve Alişer katılmışlardı. 15 Kasım 1920 tarihli bu toplantıda Geçici Kürdistan Hükümeti adıyla bir hükümet kurulmuş ve reisliğine Alişan Bey getirilmişti. Daha sonra aşiret reisleri bir araya getirilerek Yelice’deki Hüseyin Abdal Tekkesi’nde bir hazırlık toplantısı yapılmıştı. Bu toplantıya Canbegan, Kurmêşan ve diğer aşiretlerle bölgedeki diğer Kürtlerin temsilcileri katılmıştı. Bu toplantıda, Diyarbakır, Van, Bitlis, Elazığ, Dersim ve Koçgiri bölgelerini kapsayacak bağımsız bir devletin oluşumunu başarıyla gerçekleştirmek için hep birlikte silahları alıp sonuna kadar savaşma kararı alınmıştı. Böylece başkaldıracak bölge Hafik, Zara, İmranlı, Suşehri, Refahiye, Kemah, Divriği, Kangal, Ovacık ve Kuruçay ilçeleriyle birlikte Hemo ve Zirra bucaklarını kapsayan bir alana yayılmıştı.
Gelişmeler karşısında telaşa düşen Ankara Hükümeti, Haydar Bey’i, Ümraniye (İmranlı) Bucak Müdürlüğü görevine, Alişan Beyi ise Refahiye’ye kaymakam olarak atadı. Bu Kürt liderlerden, önemli mevkiler karşılığında isyanın bastırılması ve Kemah’ta, 150 kişilik kuvvetiyle hükümet birliklerini bozguna uğratan Alişer’in yakalanması istenmişti. Oysa her iki lider de başkaldırının mimarlarındandı. Alişer’e desteklerini sürdürmüş ve onun Hozat’a geçmesini sağlamışlardı. Alişer, Hozat ve Ovacık’ta birçok aşiret lideriyle birebir görüşmüş ve onları da peşine takmıştı. Nuri Dersimi’nin babası İbrahim Efendi’nin evindeki toplantıda Ankara Hükümeti’ne yeni bir nota gönderilmesine karar verilmişti. İbrahim Efendi’nin kaleme aldığı mektupta, “Kurdistan Muhtariyet İdaresi’ne muvafakat eden İstanbul Saltanat Hükümeti’nin bu babdaki kararının Mustafa Kemal Hükümeti tarafından da kabul edilip edilmeyeceğinin açıklanması; Mustafa Kemal’in Kürdistan Muhtariyet İdaresi’ne bakışının aceleyle Dersim Kürtleri’ne bildirilmesi; Eleziz (Elazığ) Meletî (Malatya), Sêwas (Sivas), Erzingan (Erzincan) mıntıkları hapishanelerinde mevcut Kürt mahkûmların serbest bırakılması; Kürt çoğunluğunun bulunduğu noktalardan Türk Hükümeti ve memurlarının çekilmesi; Türk Hükümeti’nin Koçgiri Mıntıkası’na göndermiş olduğu askeri müfrezenin geri alınması” istenmekteydi.
Bu bildiri Abbasan Aşireti Reisi Meço Ağa tarafından Ankara Hükümeti’ne verilmek üzere Dersim Mutasarrıfı Rıza Bey’e verilir. Bu sert notayı alan Hükümet, Koçgiriye bir öğüt kurulu göndererek ayaklanmış halkı sakinleştirmeye çalışılır. Bunun üzerine TBMM Başkanlığına, Garbî Dersîm Aşairu Esasî imzasıyla sert bir telgraf çekilerek, Sevr Antlaşmasına dayanılarak Diyarbekir, Elazığ, Van ve Bitlis vilayetlerinde müstakil bir Kürdistan’ın kurulması gerektiği, aksi taktirde bu hakkı silah kuvvetiyle almaya mecbur kalacaklarını ve Kürtlerin kandırılamayacağı bildirildi.
Alişan Bey, 45 bin kişilik bir kuvvet oluşturmak ve Ankara’yı Wilson ilkelerini uygulayarak Kürdistan’ın bağımsızlığını kabul etmesi için basmak üzere Dersim’e oradan da diğer Kürt bölgelerine geçmek üzere Koçgiri’den ayrılmıştı. Halk her an patlamak üzereydi ki nitekim 6 Mart 1921’de Kızıltepe’li Rifet ve Huseyinê Temir Bey önderliğindeki bir grup köylü, asker kaçaklarını yakalamak isteyen bir süvari bölüğüne Koçgiri yakınlarında baskın düzenler. Baskında Binbaşı Halis, iki subay ve dört er öldürülür. İmranlı da tamamen ele geçirilir. 8 Mart 1921‘de Haydar Bey, Alişan Bey’e haber göndererek yardım alıp Koçgiri’ye gelmesini söyler. Bunun üzerine başlarında, Pezgawir aşiret reisi Bıra İbrahim, Maksudan aşiret reisi Polosê Munzur, Erslanan aşiret reisi Mahmut ve Alişer 2.500 kişilik bir kuvvetle Munzur’u geçerek Kemah’a varırlar. Yapılan şiddetli çarpışmalar sonucu kaymakam ve jandarma komutanı esir alınır. Gittikçe genişleyen harekete Drejan, Atman ve Perçikan aşiretleri de katılır. Sêwas Valisi tarafından Dersim aşiretlerine haber gönderilerek ayaklanan halkı sakinleştirmek için yardım istenir. Dersim aşiret reisleri de, ordunun bir süreden beri bölgede Müslümanların ve gayrimüslimlerin sayıları hakkında soruşturma yapmasından ötürü, hükümetin belki de Kürtleri vurup yok etmek niyetinde olduğunu, Koçgiri aşiretlerinin de nefsi müdafaa için ayağa kalktığını belirterek olumsuz cevap verince Ankara Hükümeti 10 Mart 1921’de, Sêwas bölgesinde sıkıyönetim Mahkemesi kurulması kararı aldı. 13 Martta ise Merkez Ordu Komutanı Nurettin Paşa’yı isyanı bastırmakla görevlendirdi.
Ankara Hükümeti, Kürtleri kaybetmemek için Bitlisli Şefik başkanlığında ikinci bir Nasihat Kurulu göndererek Kürt liderlerle görüşme sağladı ve Haydar Beyi ikna ettiyse de Haydar Bey’in oynanan oyunu fark etmesi üzerine bu çaba da boşa gitmişti. İsyan hareketi 20 Mart 1921’e gelindiğinde artık Kızılırmak hattının kuzeydoğusuna kaymıştır. Bu sırada  Topal Osman adında biri bir çete kurarak Refahiye üzerinden Koçgiri’ye bir cephe açar ve Kürt birliklerine beklemedikleri kayıplar verdirir fakat Huseyinê Temir tarafından kuşatılınca çetesiyle birlikte kaçar. Huseyinê Temir 25 Martta büyük bir Hükümet Birliği’ni pusuya düşürerek tamamen yok eder. Ovacıklı Kürt aşiretleri de Kemah’ın tamamını teslim almış olur.
Kurmêşan aşiret reisi Axayê Gozel bir çatışmada vurulduktan sonra hareket büyük bir darbe alır. Kürt kuvvetleri Koçhisar’dan doğuya doğru çekilmeye başlar. Zara’daki güçlere yardım gönderilemeyince oradakiler yenilgi alır. Hareketin askeri önderlerinden Bahri ve Sabit Bey’ler de vurulunca Kürt kuvvetleri komutasız bir şekilde saldırmaya devam eder. Hükümet güçlerinin yoğun saldırıları karşısında Kürt kuvvetleri geri çekilmek zorunda kalır. Bu durumdan sonra Haydar Bey, 2500 kişilik bir kuvvetle Dersim’e doğru yönelir fakat yolu Kureşan Aşiret Birlikleri tarafından kesilir, karşı tarafın da Kürt olması üzerine Haydar Bey, Koçgiri’ye geri dönmek zorunda kalır, Sêwas yakınlarında bin kişilik birliğiyle birlikte kıstırılınca teslim olmak zorunda kalır. Bu sırada Kürt birlikleri cephanelerin tükenmeye başlamasıyla büyük kayıplar vermeye başlar. Haydar Bey’in amcası Mahmut Bey, Huseyinê Temir, Nuri Dersimi, Memoyê Tarbazî, Kımıl Eziz, Dilo, Abbas, Alişer ve Paşo çatışmalar eşliğinde Dersim’e varırlar.
Haydar Paşa ve Ginyan aşiret reisi Murat Paşa’nın hileyle yakalattığı Seyit Aziz, Sivas Sıkıyönetim Mahkmesi’nde yargılanırlar. Haklarında verilen idam kararı girişimler sonucu sürgüne çevrilir. Ankara Hükümeti, Kürt mebusların baskılarına dayanamayıp peş peşe iki af kararı çıkararak Dersim’e, Hacı Osman Fevzi başkanlığında yeni bir nasihat kurulu gönderir. Alişan Bey bu heyetle görüştükten sonra 17 Haziran 1921’de teslim olmayı kabul eder. Bu tarihe kadar Alişer’in komutasındaki birlikler Türk Ordusuna kayıplar verdirmeye devam etmiştir.

Sewas Sıkıyönetim Mahkemesi, 12 Ekim 1921’de Alişan Bey, Haydar Bey, Alişer Bey ve eşi Zarife ile ayrıca 95 isyancıyı idama, 180 isyancıyı ise müebbet hapse mahkum etti. İdama mahkûm edilen Alişan Bey’in cezalandırılmasını önlemek maksadı ile Ankara Hükümetine, Mustafa Kemal Paşa’ya ve Türk Millet Meclisine Dersim aşiretleri namına telgraflar ve mazbatalar yazıldı ve gönderildi. Bu müracaatlar neticesinde Mustafa Kemal, Dersimli Baytar Nuri ve Koçgirili Aliser dışındaki tevkif edilmiş olanları af ve tahliye etti. İkinci bir af ile de Dersim’i terk etmek üzere Alişan Bey’e ve mahiyetindeki Koçgirilileri af etmiştir. 1924 yılında, Alişan ve Haydar Bey kardeşlerin tekrar vatanlarına dönmelerine izin verilmiş ise de, Alişan Bey, 14 Mart 1924’te İmranlı’daki evinde bombalı bir saldırıyla öldürülmüştür.
Nuri Dersimi, hatıratında isyanın sonucunu şöyle değerlendirir: “Koçgiri Kürt İstiklal Savaşı, Kürdistan istiklal savaşının bir merhalesiydi, onunla bir meydan muharebesi kaybetmiştik fakat savaş bitmemiştir . Biz son zaferi kazanacağımıza inanmış ve iman getirmiştik. Arzu ve inancımıza hiç bir şekilde helal gelmemiştir.
İbrahim Halil Baran - 2007
*1. fotoğraf: İsyan liderlerinden Haydar Bey*2. fotoğraf: İsyan liderlerindne Alişan Bey ve Cemal Bey
Ankara’ya İlk İsyan: Koçgirî [Temmuz 1920]
Koçgirî başladı harba sesi gitti şarka garba
iki ordu asker geldi dayanmadı bu darba
Dilo yeman yeman çîyan girtî berf û dûman
Em dixwazin Kurdistan ew dermanê kul û derdan
(Elîşer Beg) 
Ankara Hükümeti’ne ilk başkaldırı Temmuz 1920′de Koçgirî’de patlak verdi. İsyanın hazırlık çalışmaları Alişan, Dersimli Alişêr ve Baytar Nuri (Dersimi) tarafından yürütüldü. 15 Temmuz 1920′de aşiret reisi Misto (Mustafa Paşa) komutasındaki bazı birlikler Zara’nın Çulfa Ali Karakolu’nu basarak, Türk kuvvetlerini esir aldılar. Bu baskın sonrasında Sivas-Erzincan arası ile Kangal-Zara ve çevresi Kürt birliklerinin denetimine geçti. Şadan Aşireti reisi Paşo, Türk birlikleri için önemli bir nokta olan Erzincan’ın Refahiye (Gercanis) ilçesini işgal ederek askerî cephaneyi ele geçirdi ve fiilen yönetime el koyarak hükümet konağına Kürt bayrağı çekti.
İsyandan önce Dersim ve Koçgirili aşiret reisleri Elazığ’da toplanarak TBMM Hükümeti’ne bir nota vermeyi kararlaştırmışlardı. Mustafa Kemal’e gönderilen bu notada, Kürdistan’daki Türk memurların ve Koçgiri’deki askerlerin geri çekilmesi, Kürt mahkûmların derhal serbest bırakılması istenmişti. İsyan öncesi ilk toplantı TBMM’de mebusluğu reddeden ve mebus olmuş Kürtleri de sert bir dille eleştiren Alişan Bey’in oturduğu Boxazyiran köyünde gerçekleştirilmiş ve bu toplantıya Alişan Bey, Haydar Bey, Nuri Dersimi (Seyid Rıza’ya da vekaleten) ve Alişer katılmışlardı. 15 Kasım 1920 tarihli bu toplantıda Geçici Kürdistan Hükümeti adıyla bir hükümet kurulmuş ve reisliğine Alişan Bey getirilmişti. Daha sonra aşiret reisleri bir araya getirilerek Yelice’deki Hüseyin Abdal Tekkesi’nde bir hazırlık toplantısı yapılmıştı. Bu toplantıya Canbegan, Kurmêşan ve diğer aşiretlerle bölgedeki diğer Kürtlerin temsilcileri katılmıştı. Bu toplantıda, Diyarbakır, Van, Bitlis, Elazığ, Dersim ve Koçgiri bölgelerini kapsayacak bağımsız bir devletin oluşumunu başarıyla gerçekleştirmek için hep birlikte silahları alıp sonuna kadar savaşma kararı alınmıştı. Böylece başkaldıracak bölge Hafik, Zara, İmranlı, Suşehri, Refahiye, Kemah, Divriği, Kangal, Ovacık ve Kuruçay ilçeleriyle birlikte Hemo ve Zirra bucaklarını kapsayan bir alana yayılmıştı.
Gelişmeler karşısında telaşa düşen Ankara Hükümeti, Haydar Bey’i, Ümraniye (İmranlı) Bucak Müdürlüğü görevine, Alişan Beyi ise Refahiye’ye kaymakam olarak atadı. Bu Kürt liderlerden, önemli mevkiler karşılığında isyanın bastırılması ve Kemah’ta, 150 kişilik kuvvetiyle hükümet birliklerini bozguna uğratan Alişer’in yakalanması istenmişti. Oysa her iki lider de başkaldırının mimarlarındandı. Alişer’e desteklerini sürdürmüş ve onun Hozat’a geçmesini sağlamışlardı. Alişer, Hozat ve Ovacık’ta birçok aşiret lideriyle birebir görüşmüş ve onları da peşine takmıştı. Nuri Dersimi’nin babası İbrahim Efendi’nin evindeki toplantıda Ankara Hükümeti’ne yeni bir nota gönderilmesine karar verilmişti. İbrahim Efendi’nin kaleme aldığı mektupta, “Kurdistan Muhtariyet İdaresi’ne muvafakat eden İstanbul Saltanat Hükümeti’nin bu babdaki kararının Mustafa Kemal Hükümeti tarafından da kabul edilip edilmeyeceğinin açıklanması; Mustafa Kemal’in Kürdistan Muhtariyet İdaresi’ne bakışının aceleyle Dersim Kürtleri’ne bildirilmesi; Eleziz (Elazığ) Meletî (Malatya), Sêwas (Sivas), Erzingan (Erzincan) mıntıkları hapishanelerinde mevcut Kürt mahkûmların serbest bırakılması; Kürt çoğunluğunun bulunduğu noktalardan Türk Hükümeti ve memurlarının çekilmesi; Türk Hükümeti’nin Koçgiri Mıntıkası’na göndermiş olduğu askeri müfrezenin geri alınması” istenmekteydi.
Bu bildiri Abbasan Aşireti Reisi Meço Ağa tarafından Ankara Hükümeti’ne verilmek üzere Dersim Mutasarrıfı Rıza Bey’e verilir. Bu sert notayı alan Hükümet, Koçgiriye bir öğüt kurulu göndererek ayaklanmış halkı sakinleştirmeye çalışılır. Bunun üzerine TBMM Başkanlığına, Garbî Dersîm Aşairu Esasî imzasıyla sert bir telgraf çekilerek, Sevr Antlaşmasına dayanılarak Diyarbekir, Elazığ, Van ve Bitlis vilayetlerinde müstakil bir Kürdistan’ın kurulması gerektiği, aksi taktirde bu hakkı silah kuvvetiyle almaya mecbur kalacaklarını ve Kürtlerin kandırılamayacağı bildirildi.
Alişan Bey, 45 bin kişilik bir kuvvet oluşturmak ve Ankara’yı Wilson ilkelerini uygulayarak Kürdistan’ın bağımsızlığını kabul etmesi için basmak üzere Dersim’e oradan da diğer Kürt bölgelerine geçmek üzere Koçgiri’den ayrılmıştı. Halk her an patlamak üzereydi ki nitekim 6 Mart 1921’de Kızıltepe’li Rifet ve Huseyinê Temir Bey önderliğindeki bir grup köylü, asker kaçaklarını yakalamak isteyen bir süvari bölüğüne Koçgiri yakınlarında baskın düzenler. Baskında Binbaşı Halis, iki subay ve dört er öldürülür. İmranlı da tamamen ele geçirilir. 8 Mart 1921‘de Haydar Bey, Alişan Bey’e haber göndererek yardım alıp Koçgiri’ye gelmesini söyler. Bunun üzerine başlarında, Pezgawir aşiret reisi Bıra İbrahim, Maksudan aşiret reisi Polosê Munzur, Erslanan aşiret reisi Mahmut ve Alişer 2.500 kişilik bir kuvvetle Munzur’u geçerek Kemah’a varırlar. Yapılan şiddetli çarpışmalar sonucu kaymakam ve jandarma komutanı esir alınır. Gittikçe genişleyen harekete Drejan, Atman ve Perçikan aşiretleri de katılır. Sêwas Valisi tarafından Dersim aşiretlerine haber gönderilerek ayaklanan halkı sakinleştirmek için yardım istenir. Dersim aşiret reisleri de, ordunun bir süreden beri bölgede Müslümanların ve gayrimüslimlerin sayıları hakkında soruşturma yapmasından ötürü, hükümetin belki de Kürtleri vurup yok etmek niyetinde olduğunu, Koçgiri aşiretlerinin de nefsi müdafaa için ayağa kalktığını belirterek olumsuz cevap verince Ankara Hükümeti 10 Mart 1921’de, Sêwas bölgesinde sıkıyönetim Mahkemesi kurulması kararı aldı. 13 Martta ise Merkez Ordu Komutanı Nurettin Paşa’yı isyanı bastırmakla görevlendirdi.
Ankara Hükümeti, Kürtleri kaybetmemek için Bitlisli Şefik başkanlığında ikinci bir Nasihat Kurulu göndererek Kürt liderlerle görüşme sağladı ve Haydar Beyi ikna ettiyse de Haydar Bey’in oynanan oyunu fark etmesi üzerine bu çaba da boşa gitmişti. İsyan hareketi 20 Mart 1921’e gelindiğinde artık Kızılırmak hattının kuzeydoğusuna kaymıştır. Bu sırada  Topal Osman adında biri bir çete kurarak Refahiye üzerinden Koçgiri’ye bir cephe açar ve Kürt birliklerine beklemedikleri kayıplar verdirir fakat Huseyinê Temir tarafından kuşatılınca çetesiyle birlikte kaçar. Huseyinê Temir 25 Martta büyük bir Hükümet Birliği’ni pusuya düşürerek tamamen yok eder. Ovacıklı Kürt aşiretleri de Kemah’ın tamamını teslim almış olur.
Kurmêşan aşiret reisi Axayê Gozel bir çatışmada vurulduktan sonra hareket büyük bir darbe alır. Kürt kuvvetleri Koçhisar’dan doğuya doğru çekilmeye başlar. Zara’daki güçlere yardım gönderilemeyince oradakiler yenilgi alır. Hareketin askeri önderlerinden Bahri ve Sabit Bey’ler de vurulunca Kürt kuvvetleri komutasız bir şekilde saldırmaya devam eder. Hükümet güçlerinin yoğun saldırıları karşısında Kürt kuvvetleri geri çekilmek zorunda kalır. Bu durumdan sonra Haydar Bey, 2500 kişilik bir kuvvetle Dersim’e doğru yönelir fakat yolu Kureşan Aşiret Birlikleri tarafından kesilir, karşı tarafın da Kürt olması üzerine Haydar Bey, Koçgiri’ye geri dönmek zorunda kalır, Sêwas yakınlarında bin kişilik birliğiyle birlikte kıstırılınca teslim olmak zorunda kalır. Bu sırada Kürt birlikleri cephanelerin tükenmeye başlamasıyla büyük kayıplar vermeye başlar. Haydar Bey’in amcası Mahmut Bey, Huseyinê Temir, Nuri Dersimi, Memoyê Tarbazî, Kımıl Eziz, Dilo, Abbas, Alişer ve Paşo çatışmalar eşliğinde Dersim’e varırlar.
Haydar Paşa ve Ginyan aşiret reisi Murat Paşa’nın hileyle yakalattığı Seyit Aziz, Sivas Sıkıyönetim Mahkmesi’nde yargılanırlar. Haklarında verilen idam kararı girişimler sonucu sürgüne çevrilir. Ankara Hükümeti, Kürt mebusların baskılarına dayanamayıp peş peşe iki af kararı çıkararak Dersim’e, Hacı Osman Fevzi başkanlığında yeni bir nasihat kurulu gönderir. Alişan Bey bu heyetle görüştükten sonra 17 Haziran 1921’de teslim olmayı kabul eder. Bu tarihe kadar Alişer’in komutasındaki birlikler Türk Ordusuna kayıplar verdirmeye devam etmiştir.
Sewas Sıkıyönetim Mahkemesi, 12 Ekim 1921’de Alişan Bey, Haydar Bey, Alişer Bey ve eşi Zarife ile ayrıca 95 isyancıyı idama, 180 isyancıyı ise müebbet hapse mahkum etti. İdama mahkûm edilen Alişan Bey’in cezalandırılmasını önlemek maksadı ile Ankara Hükümetine, Mustafa Kemal Paşa’ya ve Türk Millet Meclisine Dersim aşiretleri namına telgraflar ve mazbatalar yazıldı ve gönderildi. Bu müracaatlar neticesinde Mustafa Kemal, Dersimli Baytar Nuri ve Koçgirili Aliser dışındaki tevkif edilmiş olanları af ve tahliye etti. İkinci bir af ile de Dersim’i terk etmek üzere Alişan Bey’e ve mahiyetindeki Koçgirilileri af etmiştir. 1924 yılında, Alişan ve Haydar Bey kardeşlerin tekrar vatanlarına dönmelerine izin verilmiş ise de, Alişan Bey, 14 Mart 1924’te İmranlı’daki evinde bombalı bir saldırıyla öldürülmüştür.
Nuri Dersimi, hatıratında isyanın sonucunu şöyle değerlendirir: “Koçgiri Kürt İstiklal Savaşı, Kürdistan istiklal savaşının bir merhalesiydi, onunla bir meydan muharebesi kaybetmiştik fakat savaş bitmemiştir . Biz son zaferi kazanacağımıza inanmış ve iman getirmiştik. Arzu ve inancımıza hiç bir şekilde helal gelmemiştir.
------------------------------------------------------



Koçgiri İsyanı Alîşêr ile Zarîfe-1

Kürtlerin ulusal haklarını almak için 25 Kasım 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ne karşı Koçgiri’de silahlı direniş başladı. Tarihe ‘Koçgiri İsyanı’ olarak geçen olay, 17 Haziran 1921’de kanla bastırıldı. 19. yüzyılda bölgenin durumu; isyana zemin hazırlayan politikalar; Kürt ve Ermenilerin haklarını almak için geliştirdikleri ortak örgütlenme ve bütün yönleriyle Kürdistan tarihinin önemli bir kesidi üzerine yapılan araştırmayı gündemimize aldık. ‘Koçgiri’de 88 yıl önce neler oldu?’ sorusuna ışık tutan araştırmacı yazar Mehmet Bayrak’ın hazırladığı çalışmayı yayınlıyoruz

Tarih bilimi ve bilincinin önemi

“Üçbin yıllık geçmişinin hesabını yapamayan insan, gündelik yaşayan insandır” diyor Alman şairi ve düşünürü Göthe. “Tarih, bir halkın hafızasıdır; tarihini bilmeyen bir halk, hafızasını yitirmiş insana benzer” sözü de, tarih bilincinin önemini vurgulayan bir özsöz niteliğindedir. Hele, dünyaca ünlü tarihçi Arnold Toynbee’nin, “bir millet için en büyük felaket, tarihinin düşmanları tarafından yazılmasıdır” yolundaki belirlemesi, özellikle böylesi bir felaketi yaşayan Kürt halkı açısından son derece önemlidir.
1930 yılında, Kemalist bir bakışaçısıyla yeniden belirlenen Türk Tarihinin Anahatları’ndaki şu ırkçı yaklaşım; Kürt tarihinin karşıkarşıya bulunduğu felaketin adeta habercisi gibidir:

“Türk tarihi, Türk milletine, dünya yüzünde insanlığın doğduğun danberi en asil ve yüksek insan tipini kendi ırkının temsil ettiğini, asırların yürüyüşünce insanlığın karanlık göklerinde süregelen uygarlık ufuklarının kendi ırkının zeka ve yetenek elleriyle açıldığını anlatır. Türk tarihi, Türk milletine kendi ırkının askerlikte, idarede, siyasette olduğu kadar ilimde, fende, edebiyatta, resim, musiki, mimarlık ve heykeltraşlık gibi sanatlarda dahi ne kadar eşsiz bir yetenekle yoğrulmuş olduğunu anlatır.

Türk tarihi, Türk milletine, dünyanın insan izi taşıyan her parçasında kendi ırkının zamanla silinmemiş ve silinmeyecek egemenlik ve kültür damgası basılı olduğunu, başka milletlerin tek örneğiyle övündükleri devletlerin en büyüklerinden çok daha büyüklerini yüzlerle kurmuş, her anlam ve nitelikte şan şeref kaynaklarından kana kana içmiş, görgülü bir soydan geldiğini anlatır.“(1)

Türk tarih yazımına damgasını vuran bu ırkçı ve şoven söylem, devam edip gidiyor. İttihad ve Terakki yönetiminden devralınan, tek tip toplum eksenli politikalarla, başta Kürt halkı olmak üzere diğer halkların ve etnik toplulukların varlığı red ve inkar edilirken; bunların zorla dayatılan “Türk” milliyetçiliği ve “Hanefi müslümanlığı” içinde nasıl eritileceğine ilişkin bugün elimizde sayısız gizli rapor ve plan bulunuyor. Bizim, Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra 1925’te gizlice hazırlanıp yürürlüğe konulan Şark Islahat Planı başta olmak üzere birçok gizli planı irdeleyerek yayımlayıp bilince çıkarmamızdan sonra; Can Dündar ve Rıdvan Akar adlı gazeteciler de 1960 Darbesinden sonra hazırlanan bu türden bir gizli planı, Ecevit’in kasasında bularak günyüzüne çıkarıyorlardı.

Daha önce yayımladığım çeşitli gizli raporların, kısmen güncelleştirilmiş bir kopyası niteliğinde olan bu gizli planın, benim açımdan tek ilginç yanı, çoktan beri eleştiregeldiğimiz bir kültürel politikayı ete-kemiğe büründürmesiydi. Literatürde “Kürdübesk” olarak nitelendirilen, “Türkçe Sözlü Kürt Halk Müziği”, bir başka deyişle “Özü Kürt, Sözü Türkçe” müziğin, neden 1960’lı yıllardan sonra güçlü bir akım haline geldiğini bu gizli Plan yoluyla daha iyi kavrayabiliyoruz. Plan’ın ilgili bölümlerinde şöyle deniyor

Radyo vasıtasıyla Türkçe güfteleriyle (sözleriyle MB), mahalli havaların (Kürt ezgilerinin MB) çalınması ve mahalli radyoların, bölge için propaganda uzmanlarından oluşan gruplar tarafından hazırlanacak programları yayması… Irk bakımından, Türk siyasi düzeninin kendi menfaatleri bakımından en elverişli, en güvenli ve en çok imkân sağlayan düzen olduğunu telkin eden bir inandırma faaliyetine girişilmesi… Bölgenin lisanına vakıf (dilini bilen MB) saz şairlerine (âşıklara, ozanlara MB) yukardaki fikirlerin aşılanması…“ (2)

Daha 1925’teki Şark Islahat Planı’ndan başlayarak, Fırat’ın batısında ve kuzeyinde bulunan Kızılbaş/ Alevi Kürtler’in, öncelikle asimilasyona tabi tutulması; 1960’ten sonra ise büyük şehirlerin varoşlarına taşınan bu topluluklardan yetişen şairlerin, âşıkların ve ozanların Türkçe yazmaya ve söylemeye özendirilmesi… İşte, başta Âşık Davut Sulari, Âşık Daimi, Ali Ekber Çiçek gibileri olmak üzere büyük şehirlere göçen Dersim bölgesi ve diğer yöre sanatçılarının ilginç serüveni… Sözkonusu Plan, resmi ideoloji eliyle red ve inkar temelinde bir Kürt Tarihi yazılması konusunda da ilginç ipuçları veriyor. Birlikte izliyoruz:

Dünya entelektüel muhitine Türkiye’de bir Kürt meselesinin mevcut olmadığının anlatılması… Bir Türkoloji Enstitüsü kurularak, kendini Kürt sananların kökenlerinin Türk olduğunun ispat olunarak yayınlanması… Doğu’nun Türk tarihinin yazılarak yayınlanması…

Görüldüğü gibi, Türk resmi politikasının Kürtler’e biçtiği kılıf; Kürt sorununun varlığının inkarı, Kürtler’in kökeninin karartılarak Türklüğe evrilmesi ve kendi ifadeleriyle “Doğu’nun bir Türk tarihinin yazılması”dır… Bilmem başka söze gerek var mı?.. Galiba var… 1960 İhtilâli Lideri Org. Cemal Gürsel’in, Kürt yoğunluklu yerleşim yerlerinde duvarlarda boygösteren şu utanç verici sözü hala belleklerimize kazınmış olarak duruyor: “Size Kürt diyenin yüzüne tükürün!…

Dersim ve Koçgiri’nin kısa tarihi :

Literatürde, Güney-batı Dersim olarak geçen Koçgiri’nin tarihini Dersim’den, Dersim’in tarihini de Kürdistan tarihinden soyutlamak mümkün değil, kuşkusuz. Geçmişte, bugünkü Tunceli, Elazığ, Erzincan, Bingöl illerinin tümüyle Sivas, Malatya, Muş ve Erzurum illerinin bir bölümünü içine alan Dersim; büyük bir eyaletin, başka deyimle memleketin adıdır. Tarihten bu yana birçok uygarlığa beşiklik etmiş Fırat-Dicle boylarının en kuzey ucundaki havzada bulunan Dersim, bu yönüyle başta Urartu uygarlığı ve kültürü olmak üzere birçok uygarlığın ve kültürün de varislerinden biri konumundadır. Günümüze kadar ulaşan bu kültürel dokuda; sözkonusu kültür ve uygarlıkların önemli izleri vardır.

Eyalet, 17. yüzyıl ortalarında Osmanlı- Safevi devletleri arasında imzalanan ve aşağı yukarı bugünkü sınırları belirleyen Kasr-ı Şirin Anlaşması’na kadar ağırlıkla Safeviler’e bağlıydı. Yine tarihten beri Ermeniler’le yanyana ve içiçe yaşayan Kızılbaş Kürtler’in yurdu olan bu eyalet; Osmanlı ve Safevi imparatorluklarının kesişme ve tepişme bölgesinde bulunduğu, daha önemlisi etnik ve kültürel bazda egemen yönetimlerle çeliştiği için sıklıkla göçlere sahne olan bir memlekettir. Çünkü bölge insanı dinsel ve kültürel dokusundan dolayı, iki tarafa da yaranamıyor, dahası güven vermiyordu.

Bundan dolayıdır ki, doğu ve batı yönünde bölgeden gerçekleşen perakende göçlerden sonra, 17. yüzyılın başlarında.Şah Abbas döneminde Dersim’den Horasan Eyaleti’ne bir zoraki göç yaşanıyordu. Şah Abbas, Hazar Denizi’nin güneydoğusunda kalan Horasan Eyaleti’ne, kendisine bağlı bulunan Dersim bölgesinden onbinlerce aileyi göçürtüyor ve kuzeydeki Sünni Özbekler’in ve Türkmenler’in akınlarını engellemek için sınır korumasına veriyordu. Aynı yüzyılın ortalarına yakın imzalanan Kasr-ı Şirin Anlaşması’yla bölge yönetimi ağırlıkla Osmanlılar’a geçince; Şah Abbas tarafından oraya yerleştirilmiş ailelerden binlercesi eski yurtlarına yani Dersim’e geri dönüyorlardı. Boşalan topraklara yerleşen Kızılbaş Kürt topluluklardan önemli bir bölümü, önceki sakinlerin gelmesiyle yerlerinden koparak daha batıdaki bölgelere akıyorlardı. Aşiret yapısı bakımından, bugünkü Dersim aşiretleri ile Horasan aşiretleri arasında büyük benzerlikler bulunmaktadır.

Dolayısıyla, güney-batı Dersim’de konuşlanmış bulunan Koçgiri’nin tarihi ve toplumsal yapısı Dersim’e sıkısıkıya bağlıdır. Daha 18. yüzyıl sonlarında, Osmanlı Sadrazamı Kör Yusuf Ziyaeddin Paşa’nın, Kürdistan’daki tenkil (cezalandırma) harekâtından Koçgiri bölgesi de nasibini almıştır. Birçok çatışmalara sahne olan bu harekâtın başlangıcında, Sadrazam ve Serdar Kör Yusuf Ziyaeddin Paşa da, eski Osmanlı yöneticileri gibi Kızılbaş Kürt kökenli bölge halkının İslama aykırı davrandığı gerekçesiyle suçlamada bulunmuş ve bir gecede hileyle 150 aşiret reisinin başını keserek, aşiretleri te’dip etme yoluyla (edeplendirme, hizaya getirme) ıslah etmeye kalkışmıştır. Bu ıslah(!) hareketlerinin, 19. Yüzyıl boyunca bölgede devam ettiği görülecektir.(3)

Celal Erdönmez, “Tanzimat Devrinde Koçgiri Aşireti’ni Islah Çalışmaları” üzerinde yoğunlaşan bir araştırmasında; aşiretlerin dinsel- inançsal- kültürel- etnik yapılanmasını ve boyutunu dikkate almadan, konunun salt iskân ve ıslahat boyutunu öne çıkarır. Birlikte izliyoruz:
Aşiretler artık bir iç iskan unsuru olarak kullanılmaya başlanmış, XVII ve XVIII. yüzyıllar boyunca bu şekilde yerleşik hayata geçirilmeye çalışılmışlardır. Tanzimat’tan önce aşiretlerin yerleştirilmesi iç güvenlik, vergi, asker temini, üretimin artırılması gibi klasik ıslahat gerekçeleriyle yapılırken, Tanzimat sonrası bu gerekçeler Tanzimat prensipleri ve uygulanması manzumesinde görülmeye başlandı. Tanzimat vaatleri, ahalisinin tamamı yerleşik hayat yaşayan Batı toplumlarından mülhem olduğu için devlet adamları Osmanlı toplum yapısını da Batı toplumlarına benzetmeye çalışmışlardır.

Tanzimat devrinde halen konar-göçer halde bulunanlar yanında, önceki iskan mahallerini terk ederek konar-göçer hallerine dönmüş olanlar da bulundukları yerlerde iskana tabi tutuldular. İskan gerekçelerinin başında, bunların giriştikleri eşkıyalık hareketleri, vergilerinin zamanında toplanamaması, asker alınamayan bu unsurlardan asker temin edilmesi ve ziraî hayatı bunlar vasıtasıyla güçlendirme istekleri gibi hususlar gelmektedir.
Tanzimat devri ve Koçgiri’de ıslah haraketleri

Birçok aşiret kendi isteği ile yerleşmeyi kabul ederken, buna yanaşmayanlar askeri operasyonlarla yerleştirilmişlerdi. Yerleşmeler eski yaylak ve kışlak alanlarda, boş ve hâli topraklarda yeni köy ve kasabalar kurulması suretiyle yapılmıştır. (…) Tanzimat devri iskan faaliyetlerinde, iskan çalışmalarının yanında ıslah hareketleri de görülmektedir. Böyle durumlarda iskan, ıslahatın başarılı olmasında ilk şart gibi telakki edilmektedir. Yani ıslahatın kalıcı olması ıslahata tabi tutulan konar-göçer ahalinin muayyen bir bölgede iskan edilmiş olmasına bağlıdır.“(4) 1865/66 yılları arasında, askeri bir birlik olan Fırka-i İslâhiye aracılığıyla özellikle İçtoroslar’da gerçekleştirilen bu iskan ve ıslah hareketinden sonra, konuyu Koçgiri Aşireti’ne getiren araştırmacı, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Bu tarz ıslah hareketleri Doğu Anadolu’daki aşiretler üzerinde de tatbik edildi. Bunlardan birisi de Koçgiri Aşireti ve aşirete tatbik edilen ıslah programıdır. (…) Hemen ifade etmek gerekir ki, ıslahat programları her aşirete tatbik edilmemiştir. Koçgiri Aşireti örneğinde görüldüğü gibi, aşiretin kısmen devlet kontrolünden çıkmış olduğu haller ve aşiret idaresinde karşılaşılan problemler bu işte esas sebepleri teşkil etmiştir.
Koçgiri Aşireti’nin ıslah nedenlerini;

1- Aşiretin yönetiminde karşılaşılan güçlükler; 2- Aşiretin giriştiği eşkıyalık hareketleri;

3- Vergilerin toplanamaması;

4- Aşiretten asker alınamaması

 Gibi hususlara bağlayan araştırmacı; Aşiretin bütünüyle Dersim Sancağı’na bağlanmadan önce Sivas Eyaleti, Rumili (Sivas- Malatya bölgesi), Bozok Eyaleti (Yozgat bölgesi) ve Trabzon Sancağı arasında geniş bir alana yayıldığını belirterek, sözlerini şöyle sürdürüyor:

Aşiret ahalisinin üç ayrı sancak sınırları arasında dağınık halde bulunmaları sebebiyle idarelerinde ciddi sıkıntılar görülmektedir. Aşiret, Dersim Sancağına ilhak edildikten sonra merkezden işlerine müdahale olmamasına rağmen, bu bölgede bulunan kaymakamlar ve müdürler aşireti layıkıyla idareye muvaffak olamamışlardır.“ (agy) 1850’li yıllarda Koçgiri Kaymakamlığı yapan Abdi Bey başta olmak üzere gelen yöneticilerin uyguladıkları mali ve idari yolsuzlukların halkı canından bezdirdiğini vurgulayan araştırmacı; Sivas, Dersim ve Karahisar-ı şarki sancaklarında dağınık şekilde yaşayan aşiretin, egemenlik altına alınmasının ve karşılaşılan problemlerin çözümlenmesinin, merkezden uzaklaşıldığı oranda zorlaştığını eklemektedir.

Bölgede görülen eşkıyalık hareketlerinin genellikle sosyo- ekonomik şartlarda görülen bozulmalara bağlı olarak ortaya çıktığını belirten yazar, “Koçgiri Aşireti’nin bağlı olduğu Dersim bölgesinde XIX. yüzyılın ikinci yarısında görülen isyan hareketleri adeta bölgenin karakteristik özelliği haline gelmiştir” belirlemesinde bulunmaktadır. Koçgiri Aşireti’nin, 1848 yılında Dersim sancağına katılmış olmasına rağmen, aşiretin bütünüyle bir düzenliğe kavuşturulamadığını hatırlatan araştırmacı, bunda Osmanlı ordusuna asker vermeme düşüncesinin de büyük rol oynadığını vurgulamaktadır. Bu amaçla, Koçgiri Aşireti reisi Diyab Ağa’nın 40 kadar adamıyla birlikte yakalanarak Ruscuk’ta ikamete memur edilmesinin ve ona 700-800 Kürt milisiyle yardıma gelen ünlü eşkıya Kara Eybo’nun İstanbul’da kürek cezasına çarptırılmasının da sonucu değiştirmediği anlaşılmaktadır. Osmanlı idari yapısı içerisinde aşiretlerden kaza oluşturulmasına ilişkin uygulama, Koçgiri Aşireti’ne de uygulanmış ve aşiret, Dersim Sancağı’nın 1848 yılında yeniden kurulması sırasında bu sancağa bağlı bir kaza haline getirip vergilendiriliyor.

Askeri yöntemlerle sonuç alamayacağını anlayan Osmanlı yönetimi, aşiret yetkilileriyle görüşme yolunu seçerek, 23 Eylül 1854 tarihinde Dersim Sancağı’ndan yönetilen Koçgiri Aşireti Kazası Müdürlüğüne, daha önce sürgüne yollanan Aşiret Reisi Diyab Ağa atanıyor.

Daha sonraki dönemlerde, Dersim ile Koçgiri’nin diyalogunun koparılması amacıyla, Koçgiri Aşireti’nin bulunduğu Karahisar-ı şarki ve Dersim Sancakları’ndan bazı yerlerin birleştirilmesiyle bağımsız bir kaymakamlık kurularak, bu kaymakamlık Sivas’a bağlanıyor. Daha sonraki süreçte ise Koçgiri Aşireti isminin kaza ile özdeşleşmesinin önlenmesi için, aşiret köyleri Karayel, Zara, Divriği, Beydağı ve Hafik gibi kazalara bağlanarak, dağıtılmaya çalışılıyor ki, bu, Osmanlı’nın öteden beri yaptığı bir uygulamadır.

Erdönmez, bu gerçekliği şu sözlerle itiraf ediyor: “Tanzimat devrinde, merkeziyetçiliği artırmak için eyaletlerin fiziki sınırlarının daraltılarak hacimce küçük, paraca güçsüz yönetim birimleri oluşturulması yoluna gidilmişti.“(agy) Tanzimat döneminde ıslahat programının uygulandığı başlıca aşiretlerden birisi de Koçgiri Aşireti olduğu halde, zamanla derebeyleşen Aşiret reislerinin, ileride devletin başına gaileler çıkarmaya devam ettiğini söyleyen yazar, sözlerini şöyle noktalıyor: “Alınan bütün tedbirlere rağmen Dersim bölgesinde bulunan aşiretleri ve münhasıran da Koçgiri Aşireti’ni itaat altına almak mümkün olmamıştır. Nitekim Milli Mücadele devrinin ilk yıllarında da isyan hareketlerine girişmişlerdir.” (Bkz. agy,s.113)

1920’li yılların başlarında askeri veteriner- doktor olarak görev yapan Kürt aydını Nuri Dersimi’nin söyledikleri de, yukardan beri anlatılanları doğrular ve tamamlar niteliktedir:

Dağlık, ormanlık ve verimli bir bölge
Koçgiri Aşiretleri, katıksız Kürt aşiretleri olup, Sivas Vilayeti’ne bağlı Zara ilçesinin Ümraniye, Karacaviran, Bulucan ve Beypınar nahiyeleri çevresinde 300 köye yerleşmişlerdir. Koçgiri bir ilçe oluşturulmasına uygun olduğu halde, bölgenin tamamen Kürt olması dolayısıyla; Zara ilçe merkezi seçilmiştir. Bölge tamamen dağlık, ormanlık ve verimlidir. Beydağı ve Yılanlı sıradağları önemlidir.

Koçgiri Aşireti, Zara ve Divriği ilçeleri arasındaki Doğu alanını ve Erzincan’ın Refahiye, Kercanis, Suşehri ve Kuruçay ilçeleri sınırındaki bütün köyleri işgal etmektedir. Adı geçen ilçeler ahalisi bu aşiretin gelenek ve kültürüne bağlıdırlar. Doğudan Erzincan Vilayetine, Kuruçay, Kemah ve Dersim sınırına, güneyden de Arapgir’in Atma Aşireti’ne kadar uzanan bu aşiret; kuzeyden Suşehri- Şebinkarahisar bölgesiyle de sınırdaştır. Koçgiri Aşiretleri, Dersim’den ayrıldıklarını ve birkaç yüzyıl önce bu bölgeye geldiklerini ve öz annelerinin Şeyh Hasanlı olduğunu savunurlar. Gelenekleri, kültür ve fizyonomileri tamamıyla Dersimliler’e benzer ve Dersim’le bağlarını korumaktadırlar. Dilleri Kurmanci’dir. Oniki büyük kabiledirler ki en meşhurları Badillan, Saro, Baro, Garo, İbo, Balo, Zaza ve eski Koçgirililer’dir. Bazı araştırmacılar, Koçgiri aşiretlerini 10 ile 20 bin haneden ibaret göstermişlerse de, 1921 Koçgiri Hadisesi’ne kadar 30 bin haneden ibaret bulunduğunu, o havalideki incelemelerime dayanarak beyan edebilirim.

Koçgiri Aşiretleri’nin, Yavuz Sultan Selim döneminde zorla göçürtülerek bu bölgeye gelmiş olmaları ihtimali büyüktür. Fakat bu aşiret, Osmanlı İmparatorluğu’nun nüfuzuna asla girmemiştir. Daima silahlıdırlar ve çok miktarda savaş tüfekleri ve cephaneleri vardır. Koçgiri Aşiretleri, büyük sayılarda hayvana sahiptirler. Dersimliler’e göre, eğitim görmüş insanları daha fazladır. Doğuştan zeki ve yurtseverdirler. Aşiret reisleri, İbo kabilesinden Mustafa Paşaoğlu Alişan ve Haydar idi. Konak merkezleri Boğazviran’dır.” (5)

 

Dersim Eyaleti’nin kendi kendisini yönetmesini isteyen Kürt ve Ermeniler 1865’te ulusal temelde ortak bir örgütlülük geliştirdiler. Komite’nin barışçıl çözüm girişimleri zindanla yanıtlandı. Bunun üzerine Kürt ve Ermeni ortaklığı silahlı Xol müfrezelerin örgütlenmesine başladı.
 

XIX. Yüzyılda Dersim’de bir ulusal örgütlenme
C. Erdönmez ve benzeri resmi ideolojiye yakın duran araştırmacılar, Dersim bölgesinde ortaya çıkan tüm eylemleri “eşkıyalık hareketleri” olarak nitelendirip, bunların “etnik ve siyasi talepler içermediğini” savunsalar da (bkz. Agy,s.106), bu iddia tarihsel ve toplumsal gerçekliklerle bağdaşmamaktadır. Aşağıda değişik boyutlarıyla aktaracağımız “Milli Kurtuluş İçin Ermeni ve Kürt Komitesi” örgütlenmesi, bunun çarpıcı örneklerinden olduğu gibi, sonraki gelişmelerin de önemli bir habercisi niteliğindedir. Fransız Burjuva Devrimi’nin titreşimleri Osmanlı İmparatorluğu’nu da sarmalamış ve Batı memleketlerinden başlayarak etnik ve ulusal temelde ayaklanma hareketleri başgösteriyordu. Bu kimlik arayışının etkilediği Doğu’lu milletler ve azınlıklar da giderek seslerini yükseltmeye başlamışlardı. Bu etkilenişin ilginç örneklerinden biri de Dersim bölgesinde yaşanmıştı.
1864 yazında Ermeni liderlerinden Atom Karapetyan, temsilcilerini Dirican’dan Yukarı Dersim’e (Dêrsima Çiya), 20. yüzyılın ilk yarısında Dersim’in dini/siyasi lideri Seyid Rıza’nın babası Seyid İbrahim’e gönderir. Temsilciler, on gün boyunca Seyid İbrahim’in evinde kalır ve kendisiyle konuşur. Seyid İbrahim, sonunda tüm aşiret reislerinin katılacağı bir toplantı yapılmasını önerir. Toplantı, 10 Ekim 1864’te Pertek’te başlar. Toplantıda, bir temsilci heyetinin, Türk hükümeti nezdine gönderilip, Dersim’in kendi kendini idare etmesi hakkının barışçıl yollardan talep edilmesi önerisi yapılır. Bazıları bu öneriye karşı çıkarak, ‘Dersim’in statüsünü korumak için silaha sarılma’ önerisini getirirler. Bu durum, toplantıyı ikiye böler; fakat sonunda bir heyet oluşturularak İstanbul’a gönderilmesi ve sorunun barışçıl yollarla çözülmesi kararı benimsenir. Ancak Yukarı Dersimliler, bu karardan hoşnut kalmaz.
Barışçıl çözüm girişimi zindanda noktalandı
Dersim’in elçileri 1865 yılı Martı’nda İstanbul’a doğru yola koyulur. Fakat daha oraya varmadan, jurnalcılar, heyetin gidiş nedenini İstanbul’a haber verirler. Heyet üyeleri İstanbul’a varır varmaz hükümet tarafından tutuklanarak zindana atılır ve ancak iki yıl sonra 2 Nisan 1867’de serbest bırakılırlar. Serbest bırakılan üyeler, Atom Karapetyan başkanlığında Balaban’a (Harput yöresi) gitmek isterler, ancak yörede istenmediklerini duyunce Yukarı Dersim’e giderler. Uzunca bir süre orada kaldıktan sonra, silahlı bir ayaklanma başlatmak için aşiret reisleriyle konuşurlar ve ayaklanmaya hazırlanmaları konusunda onları ikna ederler. Gelişmeleri haber alan hükümet çevreleri, onların kendi yerlerine dönmelerini kolaylaştırır.
Önceki girişimden düşkırıklığına uğrayan heyet mensupları, bir süre sonra Atom Karapetyan’ın başkanlığında Xinzoresk (şimdi Elazığ merkeze bağlı Örençay) köyünde Ermeni ve Kürt liderlerinin katıldığı bir toplantı yaparlar. Toplantıda, özeleştirilerini yapıp, eski yanlışlarını kabul ederek, artık hiç bir zaman hükümete güvenmeme ve yeni bir silahlı ayaklanma başlatma kararı alırlar. Bunun için de, Ermeniler’le Kürtler arasında örgütlü bir mücadelenin gelişmesi ve Xol adlı silahlı bir saldırı müfrezesinin kurulması için çalışacak “Milli Kurtuluş İçin Ermeni ve Kürt Komitesi” adlı bir örgütün kurulması gereği üzerinde durulur ve 6 Ocak 1868’de 14 kişilik bir Komite oluşturulur. Bu Komitenin üyeleri şunlardır:
1- Xaçik (Haçik) Minasyan, 2- Grigor Karapetyan, 3- Halişe’nin oğlu Seydo, 4-Kamer Mısto’nun oğlu İsmail, 5- Ahlat’lı Ahmed’in oğlu Ali, 6- Hen’li Miko’nun oğlu Uso (Yusuf), 7-Reyis’li Ömer’in oğlu Miko (Hagob), 8-Gal’li Hasan’ın oğlu Temir, 9- Sarkis Pağdo’nun oğlu Piğdo, 10-Süleyman Pero’nun oğlu İbrahim, 11-Azakans Adam’ın oğlu Nersik, 12-Manukans Gabo’nun oğlu Manuk, 13-Sulo Xudo’nun (Süleyman Hıdır) oğlu Mehmet.
Programını belirledikten sonra Komite çalışmalarına başlar. Herşeyden önce hükümetin elinde maşa haline gelen, topluma baskı yapan ve kirli işlerini haince yürüten ağa ve beylere karşı harekete geçer. Komite üyeleri, Şah Hüseyin Bey ve Sait Bey’le ilişki kurarak, hükümete karşı ortaklaşa savaşmak için anlaşırlar. İşbirlikçi ağalarla çatışmalar ve hayal kırıklığı Silahlı Xol birlikleri 1868 Ağustos’unda 40 Ermeni ve Kürt köyünü elinde bulunduran ve köylülere baskılarıyla büyük acı çektiren Halil Ağa’ya karşı saldırıya geçerler. Sırtını devlete dayayan Halil Ağa, çeşitli vaadler ve aldatmacalarla saldırının üstesinden gelmeyi becerir.
Komite çalışmalaranı fazla ilerletemez, üyeleri arasına ikilik girer, halkla ilişkileri zayıflar ve adım adım dağılır. (7) Dersim bölgesindeki bu yeni yönelişte, kuşkusuz Islahat Fermanı’nın din, inanç ve sosyal yaşam konusunda getirdiği haklar kadar, Batılı misyon ve uzmanların da etkisi vardı. Bu nedenle, Hans-Lukas Kieser’in, “Protestanlar, Ermeniler’le komşu olan Aleviler’i etkilemiş, eğitmiş ve onlara toplumsal eşitlik ile bölgesel özerklik gibi ortak politik düşünceleri aşılamışlardır” yolundaki görüşlerine biz de katılıyoruz ve esasen üstteki örnek de bunu doğrular niteliktedir. (8) Yine Kieser’in dediği gibi; “bazı Kızılbaş gruplarının kendi kimliklerini ve toplumsal rollerini yeniden tanımlama girişimleri Osmanlı çıkarlarına dokunmuştu ve Alevilerin haklarını genişletme fikrine şiddetle karşı çıkıyordu.” Gerçekten Islahat Fermanı’nın diğer azınlıklara getirdiği haklara rağmen, bu tarihlerde özellikle Kızılbaş Kürtler ve Ermeniler üzerindeki baskılarda bir artma görülür. Bu, önce bölgedeki misyonerlerin daha sonra da yerli halkın baskıya maruz kalmasıyla kendisini gösterir. 19. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle Mazgirt bölgesinden Kangal yöresine gelen ve gerek Ermeniler, gerekse Batılı gezginlerle yakın diyalogu bulunan Baba Mansur Ocağı’na bağlı Hakikatçı Pirler üzerinde uygulanan baskılar ve sürgünler, bunun tipik göstergelerindendir.
Abdulhamit’in güçleri parçalama stratejisi
Bu anlamda, II. Abdülhamid yönetimi gerek Kürt Alevileri gerekse Ermeniler açısından bir dönemeç niteliğindedir. O, ne pahasına olursa olsun bu iki unsuru elde tutmak amacındadır. O, bir yandan Müslüman ve Türk unsurlar lehine ekonomik ve sosyal fermanlar çıkarırken; bir yandan da “İslâmi Birlik” stratejisi temelinde, Sünni Kürtler’i yanına çekebilmek için Hamidiye-Aşiret Alayları uygulamasına başvuruyordu. Bu yöntemle, Sünni ve Alevi Kürt blokunu parçaladığı gibi, Ermeniler’e karşı kullanacağı bir güç de yaratmış oluyordu. Bu yöntemle, Sünni Kürtler’i kendine bağlayan Abdülhamid’in, Alevi ve Êzîdî Kürtler’e dönük politikası, onları Hanefi- mezhep, irşadçı din adamları yoluyla Sünnileştirmeye çalışmaktı. Abdülhamid’in, Alevi ve Êzîdîler’i Sünnileştirme politikası bütünüyle başarılı olamamış, ancak Kürt blokunun parçalanmasında ve bir güvensizlik ortamının doğmasında başarılı olmuştu… Ve bu güvensizliğin titreşimleri Koçgiri Ulusal Kurtuluş Hareketi’ne kadar uzanıyordu…
Nitekim Dr. Nuri Dersimi, anılarında bu gerçekliği şu sözlerle itiraf ediyordu: “İstanbul’da Kürdistan Teali Cemiyeti’nin toplantılarına katılıyordum. Bir aralık Cemiyetin bir toplantısında söz aldım ve Alevi-Sünni Kürtler arasındaki soğukluğu gidermek için bir an önce bir heyetin Alevi Kürt bölgelerine gönderilmesini önerdim. (Çünkü yapılacak herhangi bir örgütlenmenin ardından başlayacak harekatın, Alevi Kürt bölgelerinde yürütülmesinde, Sünni Kürtler’in ilgisiz kalacağı ve Sünni Kürt bölgelerinde çıkacak milli kurtuluş harekatlarında ise Alevi Kürtler’in ilgisiz kalacağı hatıra gelebilir. Ve Türk hükümeti kuvvetleri de bu ayrılıştan istifade eder) yolundaki savunmam genel kurul heyetince şiddetle reddedilmişti. Maalesef Kürdistan’da gerçekleşen isyanlarda, nitekim Sünni Kürt isyanlarında Alevi Kürtler alakadar olmadılar ve Alevi Kürt isyanlarında ise Sünni Kürtler kesinlikle alakadar olmadılar. Ve bu suretle her iki mıntıka isyanları da Türk hükümeti lehine sonuçlanmış oldu.”(9)
Koçgiri İsyanı’na giden süreç
Bilindiği gibi, Türkçü İttihad ve Terakki yönetimi, genişleme uğruna Alman militarizmiyle I. Dünya Savaşı’na girmiş, savaş sonunda yenilgiye uğramış ve bunun üzerine toprakları galip devletlerce işgal edilmişti. Bu yenilgi İttihad ve Terakki hareketini alabildiğine geriletmiş, oluşan boşluğu bu Türkçü harekete muhalif diğer Osmanlı partileri doldurur. 1908- 1920 yılları arasında 20 dolayında demokratik Kürt örgütü kurulmuş ve bunlar 15 dolayında dergi ve gazete çıkarmaktaydılar. Bu örgütlenmeler arasında siyasi partiler bulunduğu gibi, Kürdistan Teali Cemiyeti gibi yaygın kitle örgütlenmeleri de bulunuyordu.
İşte, Osmanlı’nın bu yenilgisi ve işgalinden sonra, başta iktidara geçen Hürriyet ve İtilaf Fırkası olmak üzere, kimi Osmanlı siyasi partileri Kürtler’le ittifaka başlıyorlardı. Sözgelimi o zaman Selamet-i Osmaniye Fırkası adında bir parti doğrudan kendi programına, Kürdistan’a muhtariyet verilmesini öngören bir hüküm koyuyor. Öte yandan, Osmanlı İla-yı Vatan Cemiyeti adında yaygın örgütlenmelerden biri, yine Kürtler’e özerklik öngören bir hükmü doğrudan kendi programına koyuyordu. Daha da önemlisi, yine İttihad ve Terakki’den sonra ikinci büyük güç olup iktidara geçen Hürriyet ve İtilaf Fırkası doğrudan Kürdistan Teali Cemiyeti ile ilişkiye geçerek, Kürtler’e özerklik verilmesi temelinde bir anlaşma yapıyordu. Kürdistan Teali Cemiyeti ile Ferid Paşa kabinesi arasında imzalanan bu anlaşmada aynen şöyle deniyor:
Bu aşamada, Kürdistan Teali Cemiyeti üyeleri arasında Dersim’den şu ünlü şahsiyetler de bulunmaktadır: Vet. Dr. Colikzade M. Nuri Dersimi, Eczacı Sarıoğlu Hüseyin Hüsnü Bey, Miralay Dersimli Halil Bey, Dersimli Tıssiye Öğrencisi Necib Sarı Saltıklı, Dersimli Halil Bey, Koçgirili Alîşêr Efendi, Koçgirili Alişan Bey, Koçgirili Haydar Bey. Kürdistan Teali Cemiyeti’nde dile getirilen kuşkulara ve tartışmalara rağmen, Cemiyet yöneticilerinin aracılığıyla Dersim bölgesinde askeri veteriner doktor olarak görevlendirilip, Koçgiri Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin organizasyonuna doğrudan katılan Nuri Dersimi, 1952 yılında yayımlanan ünlü eserinde bile Koçgirili üyelerin isimlerini açıkça vermekten imtina ederken, Dersim katliamını yöneten Jandarma Albayı Nazmi Sevgen, bu isimleri açıkça ifade eder.
Dersim ile Osmanlı hiç barışık olmadı
Aslında, etnik ve inançsal kimliğiyle Dersim toplumunun hiç bir dönem Osmanlı yönetimleriyle bütünüyle barışık yaşadığı söylenemez. Bu gerçeklik, Jandarma Genel Komutanlığı’nca 1933/34 yıllarında basıldığını sandığımız gizli Dersim raporunda da yansımasını bulur. Raporda şöyle deniyor: “Aleviliğin en kötü ve tefrika değer cephesi Türklük’le aralarındaki derin uçurumdur. Bu uçurum, Kızılbaşlık itikadıdır. Kızılbaş, Sünni Müslüman’ı sevmez, bir kin besler, onun ezelden düşmanıdır… Bu, o kadar ileri gitmiştir ki Kızılbaş, Türk ile Sünni ve Kürt ile Kızılbaş kelimesini aynı telâkki eder.” (10) Aynı Rapor’un bir başka yerindeyse, adeta hayıflanılarak şöyle denmektedir: “Eğer Yavuz’un garazı Dersim’in yalçın dağları içine girebilmiş olsaydı, herhalde Dersim’i de bugün maddi ve manevi başka bir yol üzerinde görürdük”. Oysa, Dersim toplumu, ülke yönetiminde herhangi bir yenileşme ve özgürleşme hareketi olduğunda onun peşinde koşmaktan geri durmamıştır. Islahat (Yenileşme) Fermanı’nın yayımlanmasından sonra, bizzat Seyid Rıza’nın babası Seyid İbrahim’in öncülüğünde Ermeni komşularıyla birlikte İstanbul Hükümeti nezdinde yaptıkları girişim bunu gösterdiği gibi; 1908 Meşrutiyet Devrimi sonrasında Dersim içlerinden Harput’un merkezine doğru binlerce kişinin bayrak, flama ve silahlarıyla yaptıkları dayanışma gösterisi de, bunu açıkça göstermektedir.

“Programında esasen mahalli yönetim biçimini kabul eden Hürriyet ve İtilaf Fırkası Genel Merkezi ile Kürdistan Cemiyeti arasında, aşağıdaki madde üzerinde tam anlaşma sağlanarak, her iki taraf Tanrı’nın yardımına dayanarak ülkenin kurtuluşu ve halifeliğin haklarının korunması için ortak çalışmaya söz verirler.

Madde: Çoğunlukla Kürt halkının oturduğu memleketler siyaset olarak İslâm halifeliğine ve Osmanlı saltanatına bağlı olmak şartıyla, toplam halkın çoğunluğu tarafından seçilecek bir Emirin başkanlığı altında özerk yönetime sahip olacaktır. 20 Aralık 1918

Komitenin amaçları

Milli Kurtuluş İçin Ermeni ve Kürt Komitesi’nin amaçları şunlardı;

1- Türk işgalcilerina karşı her alanda savaşmak;

2- Dersim’de Ermeniler’le Kürtler’den Xol (Hol ya da ğol) adlı silahlı saldırı birlikleri kurmak,
3- Yaşları 18 ile 30 arasındaki Ermeniler’le Kürtler, Xol birliklerine katılabileceklerdi.
4- Katılacakların, aynı zamanda Xol komutanlığıyla beş kişilik komite tarafından seçilmiş olmaları gerekiyordu.
5- Her Xol birliği 25-50 kişiden oluşacaktı.
6- Xol komutanı, yaşı 30’a varmış ve savaşta beş kez kahramanlık göstermiş insanlar arasından seçilebilecekti.
7- Xol’un resmi dili Zazaca (Dimilkî) olacak ve ancak Kürtçe bilen Ermeniler Xol üyeliğine seçilebileceklerdi.
8- Xol’un yeri, eylem ve sırları hakkında düşmana bilgi veren üyeler komutanlık tarafından kurşuna dizileceklerdi.
9- Xol’un Komite’yle ilişkilerini ancak bir kişi bilecekti. Xol komutanı, eylemlerine ilişkin bilgileri ancak Komite tarafından atanmış olan bu kişi aracılığıyla Komite’ye iletebilecekti.
10- Komite ya da Xol’a üye olanlar, bir çoban gibi faaliyetlerini yürütecek, Dersim ve Balaban’ın (Balaban Aşireti’nin yerleşik olduğu alanlar Harput ve Erzincan bölgelerindedir MB) her yöresinden, olup bitenlerden haberdar olacaktı.
11- Komite, iç yönetimlerini koruyan Yukarı Dersim aşiret reisleriyle ilişkilerini geliştirecek, Xol’un eylemleri ve Türk askerlerinin yaptıklarıyla ilgili olarak onları sürekli bilgilendirecekti.
12- Haçik Minasyon (Başkan), Halçêns Sêko (Dersim’in temsilcisi) ve Atom Grigor Karapetyan (Sekreter), Komite’nin başkanlık divanına seçildiler. Başkanlık Divanı, Xol Komutanlığına emir verme ve olağanüstü durumlarda Komite’nin yerine toplanma yetkisine sahipti.





‘Özgürlük’ şiarıyla ilan edilen Meşrutiyet Devrimi sonrasında Dersim’de bulunan Amerikalı gezgin Henry Riggs, bu gerçekliği şöyle ifade etmektedir: “1908 Devrimi’nin ülkeye Anayasal bir hükümet getirmesinden sonra, Jöntürkler, Dersim aşiretleriyle bazı taktiklerle yeni ilişkiler kurmaya çalıştılar. Öğretmenler ve siyasi liderler Dersim’e gönderildiler. Yeni özgürlüğün onların da olduğunu, onu paylaşabileceklerini onlara anlatmaya çalıştılar. Bir Kürt siyasi kulübü kuruldu. Vakti gelince bu örgütün mensupları büyük bir bağlılık töreni düzenledi. Binlercesi, uçuşan bayrakları ve omuzlarında tüfekleriyle Harput’un merkezine doğru yeni hükümete bağlılıklarını bildirmek için yürüdüler. Bu insanlar için, artık tüm Türkiye’deki ırklara olduğu gibi kendilerine de yeni bir gün doğuyordu.
Burada, dikkati çeken hususlardan biri, bölgede bir Kürt siyasi kulübü’nün kurulmuş olması; diğeriyse özellikle bu kulüp üyelerinin destek gösterisi düzenlemiş olmalarıdır. 1911 Yılında yayımlanan Rusça bir başka Rapor’da da, Dersim’e ilişkin şu durum değerlendirmesi yapılmaktadır: “Daha önce ve 1909 yılında Dersim’e Türkler tarafından büyük askeri seferler yapılmış olmasına karşın, şimdi Dersim Kızılbaşlarını yatışmış saymak mümkün değildir. (…) şimdi Dersim’de durum sakin görünmektedir; fakat Türkler her zaman Kızılbaşlar’a nefret ve düşmanlıkla yaklaşmakta, Kızılbaşlar da aynı şekilde cevap vermektedir. Bunun sonucunda Türkler, şimdiye dek Dersim’i güvenli bir şekilde geçememektedir. Kürtler ve bölge Hıristiyan halkı arasındaki ilişkiler genelde dostçadır. Daha önce olduğu gibi, Dersim Kürtleri bölge Türk yönetiminden hoşnut değildir ve Hükümetin hiç bir vaadine inanmamaktadırlar.” (12)
Buradaki iki belirleme önemlidir. Biri, Dersim toplumunun deneyimleri sonucu Osmanlı/Türk hükümetlerine güvenmemesi; ikincisi ise Kızılbaş Kürtler ile Hiristiyan Ermeniler’in dostane ilişkiler içinde olmalarıdır. Her iki olgunun da tarihsel ve toplumsal gerçeklikleri vardır. Gerçekten de, 1908 Devrimi’nden hemen sonra bile Dersim’i dize getirme amacıyla bölgeye askeri harekat düzenlenmiş ve bu askeri birlikler içinde Hamidiye Alayları da görev almıştır. Üstelik bu birlikler, halka zulüm uygulamakta normal ordu birliklerinden hiç de geri kalmamışlardır.
Ermeni Kürt dostluğu devletin belgelerinde
Dersim’deki Kızılbaş Kürtler’le bölge Ermeniler’i arasındaki ilişkilere gelince. Açık ve gizli belgelerin de ortaya koyduğu gibi; bu iki topluluk arasındaki ilişkiler her zaman diğer topluluklarla olan ilişkilerden daha iyi olmuştur. Bu dostane ilişkiler devletin gizli belgelerine de yansımıştır. Sözgelimi, bizzat M. Kemal tarafından 1925’ten sonra Şark İlleri Asayış Müşavirliği’ne atanan Prof. Hasan Reşit Tankut, o tarihten sonra hazırladığı çeşitli etno-politik inceleme raporlarında, bu yakınlığa sıklıkla vurgu yapar: “Dersim Alevileri Ermeniler’i çok severler. Vatana ihanet etmiş, Türk kanunlarına topluca karşı koymuş âsi Ermeniler, Dersim’de bir ana kucağı bulmuştu. Bu Ermeniler, Rus ordusu Dersim dağlarına dayandığı zamana kadar esirgendiler ve sonra Rus ordusuna katıldılar ve gittiler. Bugün bile Dersim’de bir Dersimli kadar serbest ve mutlu yaşayan Ermeniler vardır.” (13)
Tankut, gerek 1930’larda hazırlayıp yayımlayamadığı gizli “Zazalar” araştırmasında, gerekse 1960 Askeri Darbesi sonrasında hazırlayıp yönetime verdiği Kürdistan’a ilişkin Etno-Politik İnceleme Raporu’nda; ilginç bir anekdot aktarır. Kendisi, 1913’te Mülkiye Mektebi’ni bitirerek Sivas Vilayeti emrine verilmiştir. Hafik’in bir Alevi köyünde gecelediğinde, “Din ve âdetçe Dersim’e bağlı olan Koçgiri dedelerinden biri” ile karşılaşır. Wilson ilkeleri çevresinde, Ermeniler’in statüsünün belirlenmesi ve kendilerine özerklik verilmesi için bir plebisit yapılması öngörülmektedir. Tankut, yöredeki Kızılbaş Kürtler’in eğilimlerini öğrenmek ister. Koçgirili pirin cevabı açık ve nettir: “Ermeniler’le kan ve gövde biriz, aramızda din farkı soğan zarı kadar incedir. Aliyullah, bizi hak dine çevirmiş de onun için Hristiyan Ermeniler’den ayrılmışız.” (Bkz. Age,s. 472)
Tankut, bu cevap karşısında şaşkına döner ve daha sonra şöyle der: “Bereket versin Birinci Cihan Savaşı patladı da bu uğursuz projenin uygulanması o zaman için mümkün olmadı. Yoksa o illerde Aleviler’in hiç olmazsa önemli bir kısmı Ermeniler’den yana oy verecekti.” (age,s. 219)
Tankut, raporun bir yerinde de, “Zaza- Koçgiri İsyanı’nın kahramanlarını Dersim’deki seyyidler koltukluyordu ve oralarda olan bitenlerin yankıları Munzur Dağı’nda büyüyor, dalgalanıyor ve gönül duygusu yürek çarpıntısı halinde çalkalanıp duruyordu” sözleriyle de, Dersim- Koçgiri birlikteliğine başka bir cepheden vurgu yapıyordu…
Koçgiri İsyanı’nın ideologu ve önderlerinden Alîşêr
Alîşêr’in, gerek Koçgiri gerekse Dersim olaylarındaki önemli işlevi, gerek Kürt kaynaklarında, gerekse Türk kaynaklarında açıkça ortaya çıkmaktadır. O, çok yönlü olarak bu hareketlerde rol oynamıştır. Bir kez, daha 19. yüzyılın ikinci yarısında Dersim hareketine yön veren Seyid İbrahim’in oğlu Seyid Rıza ile yakın bir ilişki ve diyalog içerisindedir. İkincisi; Türk kaynakları salt ticaret amacıyla ilişkilendirse bile, olayların içinde yaşayan Dr. Nuri Dersimi’nin de belirttiği gibi, “Alîşêr, daha 1914 Dünya Savaşı’nda, Kürdistan’ın özgürlüğünü sağlamak amacıyla, Erzincan’a kadar gelmiş bulunan Rus Ordusu’na katılmış; Koçgiri, Sivas, Malatya ve Dersim bölgelerinin Kürt temsilcisi sıfatıyla, Rusya koruması altında özerk bir Kürdistan yönetimi kurulması için çalışmıştır.” (14)
Yine, Alîşêr’in I. Dünya Savaşı sonlarında, yönetimindeki birliklerle Ovacık’ı basarak, burada bir Kürt yönetimi kurduğunu görüyoruz. Osmanlı yönetimi, bu hareketi bastırma görevini, o tarihlerde Hamidiye Alay Komutanı, daha sonra Kürt ulusal hareketinin önderlerinden biri olarak gördüğümüz Cibranlı Halit’e verir. N. Dersimi, bunun tutumuna ilişkin ilginç notlar aktarır. Bu arada, Alîşêr’in, 1918 yılında Ermeni lideri Murat Paşa ile Kürdistan’ı ve Ermenistan’ı ilgilendiren konularda görüşmeler yaptığı, ancak sınırlar ve Kürdistan’ın statüsü gibi konularda anlaşmaya varamadığı görülüyor. (15) İşte, tam böylesi bir ortamda Koçgiri başkaldırısı patlak verir. 1915’teki Ermeni katliamıyla, Ermeni sorunu görünüşte çözülmüş; ancak Kürt sorunu tüm yakıcılığı ve karmaşıklığıyla devam etmektedir.
‘Zayıf zamanlarda Türklere darbe vurmak Kürtlere yakışmıyor
Kürt örgütleri içindeki gençlik kesimi ile Bedirhanlar öncülüğündeki Kürt Teşkilat-ı İctimaiye Cemiyeti bağımsızlık düşüncesini savunmakta; Seyid Abdülkadir liderliğindeki Kürdistan Teali Cemiyeti bu düşünceye karşı çıkarak, “Türkler’in bu düşkün zamanında onlara darbe vurulmasının Kürtlük şiarına yakışmadığını” ileri sürerek, zaten Osmanlı Hükümeti’nin Kürdistan’a muhtariyet vermeyi kabul ettiğinden hareketle, beklenilmesini öneriyordu. Dersim ve Koçgirililer, bu ikilem içinde başkaldırmışlardı. Bir yandan, Kürt Teali Cemiyeti ile İstanbul Hükümeti arasında yapılan gizli anlaşmada öngörülen statüyü talep ederken; bir yandan Sevr Antlaşması’nın 62/64. maddelerinde öngörülen “özerklik” statüsünü gündeme getiriyor, öte yandan Koçgirililer’in yoğun olarak yaşadıkları Zara, Koçgiri, Divriği, Refahiye, Kuruçay ve Kemah kazalarının bağlı bulunacağı bir vilayet oluşturulması ve yönetimine yerli Kürtler’den birinin atanması isteniyor ve tüm bu öngörü ve talepler, hem Kürt aydınlarının anılarına hem de resmi Türk kalemşörlerinin makalelerine yansıyordu.
Hem de, Kürt taleplerini içeren bu muhtıralar, çoğunlukla hareketin doğrudan ortasında yer alan Nuri Dersimi gibi aydınların ve Alîşêr gibi lider-şair halk önderlerinin kaleminden çıkmıştı. Daha önce bu konularda Kürt cephesinden ilk bilgileri veren Nuri Dersimi’nin Dersim ve Kürt Milli Mücadelesine Dair Hatırat’ ını (Ank. 1992) ve Kadri Cemilpaşa’nın Doza Kurdistan adlı önemli hatıra kitabını notlayarak yayımlamış (Ank. 1992) ve Dersim katliamında bizzat bulunmuş Jand. Alb. Nazmi Sevgen ile olayların içinde bizzat bulunmuş muhbir- gazeteci/yazar Niyazi Ahmed Banoğlu’nun konuya ilişkin yazıdizilerini ilk bilince çıkarmış bir araştırmacı olarak bizim bu noktada yapmak istediğimiz; gerek Koçgiri, gerekse Dersim hareketlerinin yeniden bir irdelemesini yapmak değil; Evin Çiçek’in deyişiyle “edebiyatçı, öğrenci yetiştiren sanatçı, diplomat, askeri örgütleyici, önder-aydın” kimliğiyle Alîşêr ve eşi Zarîfe’in hareket içindeki kimliği üzerinde durmaktır. Kaldı ki, resmi kalemşörler bile onu “Dersim erkân-ı harbı ve milli şairi” olarak nitelendirmektedirler.
Savaş ve sanatı birlikte işleyen insan
Koçgiri Ulusal Kurtuluş Hareketi üstüne kapsamlı bir çalışma yapmış olan Evin Çiçek, bir çift olmaktan öte birer “yoldaş” olan ve birbirlerine “heval” ve “hevalê” olarak hitap eden bu ikiliyi kısaca şöyle tanıtmaktadır: “Sanatı ve savaşı birlikte işleyen insan Alîşêr ve bugün de yaşamıyla Kürt kadınınca örnek alınan Zarîfe Hanım, 1882’de Azgêr köyünde dünyaya geliyor. Hesenanlar’dandır. Sivas’ta öğrenim görüyor. Bir süre Mustafa Paşa’nın kâtipliğini yapıyor. Kâtipliğinden dolayı Koçgiri’deki aşiretler arasında tanınan, sevilen bir insan oluyor. Otorite sahibidir. Koçgiri ve Dersim aşiretleri arasında birlik oluşturur. Akrabası olan Zarîfe ile evlenir. Kürt dili üzerinde çalışması olmuş. Beyitleri ve sazı ile halk arasında birliği ve ülke sevgisini işler.” (16)
Şimdi, Dersim katliamı aşamasında Alîşêr ve eşi Zarîfe’yi maşaları yoluyla katlettiren, Alîşêr’in kesik başının resmini çekip, birçok resimle birlikte ilk kez yayımlayan ve bir sandık dolusu kitap ve defterine elkoyarak Genelkurmay’a gönderen Jnd. Alb. Nazmi Sevgen’in, onların katlinden 13 yıl sonraki anlatımından izliyoruz (Biz, konunun rahat izlenebilmesi ve doğru algılanması için, ara başlıklarla besleyecek, kimi kelimeleri günümüz Türkçesine uyarlayacak ve kimi açıklayıcı notlara yer vereceğiz):
Birinci Dünya Savaşı’nda
“Alîşêr, 9 Temmuz 1937’de öldüğü zaman tahminen 55 yaşlarında idi. Alîşêr’i ilk defa siyaset ve kötülük alanında, Koçgiri Aşiret Reisi Musafa Paşa’nın kâtibi olarak görüyoruz. Dersim bölgesinde tanınması, Birinci Dünya Savaşı’nda Erzincan’da Ruslar’la iş yaptığı zamana rastlar. Erzincan’da Ruslar’ın et müteahhidi olarak ortaya çıkan Alîşêr, Rus komutanlığından, orduya sığır almak üzere yediyüz Türk altını, yanına da bir manga kadar Rus askeri ve on beygir almış, Munzur Dağları’nı aştıktan sonra Ruslar’ın elinden hayvanlarını alıp ve askerlerden de üçünü esir ederek Dersim’e yürümüştür. Bu olay, esasen Türk düşmanı olan Erzincan’daki Rus komutanı Lahof’un büsbütün Türkler’e karşı harekete geçmesine sebep olmuştur.” Oysa, yukarda da vurgulandığı gibi, bu görüşme salt bir ticaret görüşmesi değil, aynı zamanda politik ve diplomatik görüşmedir.
Dersim’de ve Koçgiri’de
“Alîşêr, Dersim’e geldikten sonra Ovacık’taki milis alayının kâtibi olmuş, alayın Ruslar’ı önlemek üzere Munzur Dağı bölgesine hareketinde beraberinde gitmiş, bir süre de Sebil Baba Dağı’nda kalmıştır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Koçgiri’ye dönen Alîşêr, eski görevi olan Koçgiri Aşireti Reisi Mustafa Paşa’nın oğlu Alişan Bey’in kâtipliğini yürütmüştür. İşte Alîşêr’i burada, memleket ve devlet aleyhindeki hareketlerin başında bir beyin adamı olarak görmek üzereyiz. Alîşêr’i, Koçgiri Aşireti Reisi Mustafa Paşa, kendisinde bazı yetenekler görerek yetiştirmiş, onu özellikle sık sık Dersim’e göndererek, Dersim aşiretleri üzerinde etkili ve faal olmasını sağlamıştır.
Alîşêr’in kişiliği
Alîşêr; zeki, karıştırıcı ve cesurdur. Çok güzel Türkçe okur, yazar. Dersim’de elimize geçmiş birçok siyasi ve yergi şiirleri vardır. Kendisine bu bölgenin kurtarıcısı süsünü vermiş, daima öyle görünmek istemiştir. Onda Kürdlük fikir ve emelleri (bilinci ve hedefleri) de vardır. İşte, bu fikir ve emellerdir ki, Büyük Savaşın ardından imzalanan silah bırakışması üzerine Alîşêr’i, bütün kirli ve karıştırıcı amaçlarıyla ortaya çıkarmıştır.” Alîşêr, çok güzel Türkçe okuyup yazdığı gibi, Kürtçe de okuyup yazmaktadır. Hatta, Kürtçe yazdığı kimi şiirlerini, bölgede Kürtçe bilmeyenlerin de rahat anlaması için Türkçe’ye çevirmiştir. Çünkü bölgede, özellikle Sivas- Malatya hattında çoğu Alevi Kürt kökenli topluluklar, hayvancılığı bırakıp tarım için erken yerleşime geçtikleri için, Kürtçe’yi unutup Türkçe konuşmaya başlamışlardır. Bu durum, bölgeyi gezen 19. yüzyıl gezginlerinin de dikkatinden kaçmamıştır.
Sevr Antlaşması ve Dersim Kürtleri
Sevr Antlaşması’na, Kürtler’in çoğunlukta oldukları yerlere “özerk” yönetim verileceği doğrultusunda bir madde konulmuş olması Kürtler’i ümitlere düşürmüştü. Bu sırada, Koçgirili Mustafa Paşa’nın oğlu Haydar Bey İstanbul’a giderek Kürd Teali Cemiyeti’ne girmiş, Koçgiri’ye dönüşünde Ümraniye’de örgütün bir şubesini açmıştı. Şubenin başkanlığını da yürüten Haydar Bey, Dersim’deki aşiret reisleriyle diğer seçkin kimseleri, Koçgiri’nin ileri gelenlerini derneğe kaydetmiş; Kürt isteklerine ilişkin eserlerle birlikte, örgütün yayın organı olan Kürtçe Jin gazetesini de getirterek, işe bu noktadan hız vermişti. İyi bilmek gerekir ki, Haydar Bey bu işleri yapacak, başarabilecek bir adam değildir. Perdenin arkasında Alîşêr vardır; asıl etkin ve yönlendirici olan odur.”
Dersim’de çalışmalar
“Nihayet Alîşêr’i, 1920 yılı Mart’ında, gerçek siyasi kimliğiyle Dersim’de Ovacık ve Hozat’ta halkı harekete geçirici konuşmalar yaparken görüyoruz. Yanında Refahiye’nin Şadilli aşireti reisi Paşa Bey ve arkadaşları vardır. Alîşêr, bu cüreti Kürdistan Teali Cemiyeti Reisi Abdülkadir’den almıştır. Çünkü Dersim’e gelmeden bir süre önce, Koçgiri’nin Armudan köyünden Mıgırdıç isminde bir Ermeni’yi özel olarak İstanbul’a göndermiş, bu yolla Seyid Abdülkadir’den talimat almıştır.”
Doğan Munzuroğlu, Alîşêr’in ve Zarîfe’nin anısına adadığı, “Dağlara Şecere Yazan Adam” konulu yazısında; Alîşêr’in eşi Zerife ile birlikte bu aşamada yaptığı çalışmaları mahalli anlatımlara dayanarak aktarır ve ilginç anekdotlar verir: “Öndeki atın üstünde Alîşêr’in yeğeni vardı. Uzun boylu, güzel giyimli biriydi. 40 yaşlarındaydı. Belindeki tabanca dışında silahı yoktu. İkinci atlı Zarîfe’ydi, çapraz silahlıklıydı. Omuzunda mavzer vardı. Geleneksel kıyafetli, uzun boylu, güzel bir kadındı. Yüzü yuvarlak, gözleri büyüktü. Üçüncü atlı Alîşêr’di. Orta boylu, hafif sarı sakallı, güler yüzlü, kendine güvenen ama alçak gönüllü bir edası vardı.” (17)
Bu çalışmalar sırasında, Alîşêr, beş yıl sonra idam edilecek olan Dersim mebusu Hasan Hayrı Bey’le de karşıkarşıya gelir ve şunları söyler:

“Ağalar, demir tavında dövülür. Osmanlı hanedanlığından birçok milli devlet çıktı. Çağ milli ayaklanmalar çağıdır. Kürtler milli benliğe sahip değil de Türkler çok mu sahip? Allah’ın izni keremiyle, biz de akıllı davranırsak bağımsız bir devlet olarak çıkarız. Siyasette acımak yoktur, akıl vardır. Biz kimseden birşey almıyoruz, her milletin hak telakki ettiğini talep ediyoruz. Hasan Hayrı Efendinin söylediği belki başka bir toplum için doğrudur. Ama İttihad ve Terakki’nin mirasçılarıyla çuvala girilmez. Hayrı Efendi’nin Cumhuriyet’e bunca hizmetinden sonra korkarım ki benim gibi bir âsiyle Hayrı Efendi’nin sonu aynı olsun. Bunlar için en iyi Kürt, ölü Kürt’tür…” (agy)
Anlatımlara göre, bu görüşmede, Alîşêr dışında, eşi ve yoldaşı Zarîfe, Baytar Nuri, Feratu aşiretinden Cemşi, Axuçan aşiretinden bir pir ve Hasan Hayrı Bey vardır. Görüşmenin bitiminde, Zarîfe’nin Alîşêr’e dönerek şunları söylediği ve görüşmeyi noktaladığı aktarılır:
“Havalêmın; anlaşılan o ki hepimizin kendi doğruları var. Belli ki herkes kendi yolunda yürüyecektir. Dileğim o ki, ileride karşılaşacağımız yer Dersim’in selameti olsun. Biz kendi yolumuzu yürüyelim. Kanımca bu müzakerenin devamında bir fayda yoktur. Gelecek, erken davrananın olacaktır. Bizim daha çok yürüyecek yolumuz var, kalk gidelim.



“Alîşêr, Dersim’deki konuşmalarını Türkçe yapmıştır. Dersimliler ve Koçgirililer (Zazaca) konuşurlar. Fakat aralarında lehçe farkı vardır. Bu sebeple Koçgirili Zaza, Dersimli Zaza’nın söylediğini anlayamaz. Alîşêr, Kürtçe de yazmış, şiirler söylemiştir. Bunlar da aynı sebeple Dersim’de yer tutmamış, okunamamış, bellenememiştir. Bunun içindir ki, Alîşêr’in düşünsel çalışmaları Dersim’i çorak bulmuştur.” Nazmi Sevgen’in söylediklerinde kuşkusuz birçok yanlış var. Bir kez Dersim’in ve Koçgiri’nin tümünde Zazaca konuşulduğu doğru olmadığı gibi; eyalet bazında alındığında Kurmanci konuşanların sayısı belki daha da fazladır. Koçgiri’de de ağırlıkla Kurmanci konuşulmaktadır ve Alişêr de şiirlerini Türkçe ve Kurmanci lehçesinde yazmıştır. Dersim katliamının resmi tanıkları niteliğindeki Nazmi Sevgen, Hasan Reşit Tankut ve Niyazi Ahmet Banoğlu gibi kalemşörler, Kürt dili ve lehçeleri üzerinde de rahatlıkla fikir yürütmektedirler. Hele Tankut’un, 1960 İhtilali sonrasındaki bir gizli raporda dile getirdiği şu görüş gerçekten ilginç değil mi?
“Bugünkü Türkiye topraklarındaki Kürt topluluğunda, birbirine ayrı iki unsur vardır: 1- Kurmanç, 2- Zaza… Zazalar’ın bir kısmı da her ikisine de zıt olan Dersimli Aleviler’dir.
Diplomatik çalışmalar
“Alîşêr, kışkırtıcı sözleriyle Ovacık ve Hozat’ta beklediği ilgi ve eğilimi bulamamıştır. Dersim denizinde fırtına, ancak kendi reislerinin işaretiyle kopar. Zaten Dersimliler daha önce, büyük devletlere telgraf çekerek Osmanlı Hükümetinden ayrılmak istemediklerini bildirmişlerdi. Alîşêr, buna da bir sebep bulmakta gecikmedi. Denildi ki, Osmanlı memurlarının etkisiyle, Dersimliler gerçek amaçlarını ortaya koyamamışlardır. Amaçları, bağımsız Kürdistan Hükümetine katılmak ve onun özünü teşkil etmektir. Alîşêr tarafından bu doğrultuda hazırlanan muhtıra, Kürd Teali Cemiyeti aracılığıyla büyük devletlere gönderildi. Ne garip tecellidir ki, bu sırada Koçgiri aşireti reislerinden Alişan Bey, Refahiye kaymakamlığı vekaletinde bulunuyor, kardeşi Haydar Bey’in ve özellikle Alîşêr’in siyasi çalışmalarından sanki habersiz, onlarla tamamen ilgisiz bulunuyordu.”
İsyan düşüncesi genişliyor
“Alîşêr’in Dersim’de ektiği ayrılık tohumları bu sırada filiz vermeğe, etkisini göstermeye başladı. Sözgelimi, Ovacık kazasının Tarpazin nahiyesi eski müdürü Mustafa Ağa, Kemah köylerine gelerek asker toplanmasına Padişah’ın emri olmadığını, Dersimliler’in asker vermeyeceklerini, Kemahlılar’ın da vermemelerini tenbih etti ve bunu gerçekleştirmeye çalıştı. Artık isyan düşüncesi genişlemişti.”
Batı Dersim’e öğüt heyeti
“Elazığ Vilayetinden, Batı Dersim aşiretlerine bir öğüt heyeti gönderildi. Heyetin gidişini, bir zayıflık göstergesi sayan Şeyh Hasanlı ağaları, giden heyete karşı çok soğuk davrandılar ve şu yolda cevap verdiler: (Sevr Antlaşması gereğince Elazığ, Diyarbekir, Bitlis, Van vilayetlerinde bağımsız bir Kürdistan kurulması gerekiyor. Bu kurulmalıdır. Aksi takdirde bu hakkı silah kuvvetiyle alacağız.) dediler. Birkaç bin Dersimli’nin Sivas Vilayetine hücum ve orayı işgalden sonra Ankara üzerine yürüyeceklerini ifşa eylediler. (Siz Ermeniler’e yaptınız, biz de size yapıyoruz. Dersim aşiretleri geliyor. Sivas’ı işgal edeceğiz ve sonra Ankara’ya gidip milli hükümeti – buna Kongre diyorlardı- devireceğiz) dediler.”
Alişêr’in Dersim’e geçişi
“Koçgiri olayının başlangıcında Alîşêr de, efendisi Alişan Bey gibi yine Dersim’e geldi. Çünkü Koçgiri hazırdı. Koçgiri ile birlikte Dersim’i de hazırlamak ve ortaklaşa harekete geçmek gerekiyordu… Nihayet Alîşêr, amacına ulaşmış ve isyancıların üstünlüğüyle sonuçlanan olaylar zinciri birbirini izliyordu… Tüm bu olup bitenlerin gerçek sorumlusu ve yöneticisi Alîşêr’dir… Nihayet mevcudu 500’ü bulan ve Alîşêr’in komutasında bulunan milis kuvvetlerini, 14 Mart 1921’de Ümraniye’ye yürürken görüyoruz. Alîşêr’in peşine takılanlar Dersim’in yardımcı kuvvetleri, Koçgiri’nin merkezine doğru yaklaşmaktadır. Dikkat çekicidir ki, isyancıların Büyük Millet Meclisi’ne çektikleri telgrafta Alîşêr’in de imzası vardır. Kendisine çok cazip bir sıfat eklemiştir: Sâdattan Alîşêr. Telgraf Alîşêr’in kaleminden çıkmıştır. Böyle siyasi ve anlamlı yazılarda yeteneği vardır.”
Seyid Rıza’nın yanında
“Nihayet Devlet, 24 Nisan 1921’de Koçgiri olayını yerinde söndürmüş, Alîşêr de kendisini kurtararak Dersim’e sığınmıştı. Dersim’e kaçış tarihi olan Nisan- 1921’den ölüm tarihi olan 9 Temmuz 1937 tarihine kadar, onaltı yıl boyunca hiç bir siyasi faaliyette bulunmamış, fakat o tarihten itibaren, sonradan idam edilen Seyid Rıza’nın yanından ayrılmamıştır. Bu nedenle, onu yine maskelenmiş olarak Seyid Rıza’nın arkasında görüyoruz. Bu sırada fırsat buldukça, gizliden gizliye halkı yönlendirmekten ve eğitmekten geri durmamıştır. Alişêr’in, içinde (Aslanlar yurdudur tilkiler girmez/ Gerçekler sırrıdır akıllar ermez/ Evliya gülüdür zalimler dermez/ Ona bağlıdır yolu Dersim’in) yolundaki sözleri; bu tür resmi ideoloji mensuplarının yazı dizilerinde suç kanıtı olarak gösterilir. Bu ve benzeri şiirleri suç kanıtı gibi gösteren bir başka yazı dizisi de, Niyazi Ahmet Banoğlu’nundur. Dersim katliamı sırasında bölgeye “gazeteci” olarak giden Banoğlu, Sevgen’den bir yıl sonra 1951 yılında yayımladığı “Dersim İsyanının İçyüzü” başlıklı yazı dizisinde; öncekinden yararlandığı gibi kendisi de kimi katkılarda bulunur.
Katili Zeynel’in anlatımıyla Alîşêr
Muhbir-gazeteci kimliğiyle, Alişêr’i katleden Zeynel ve Rehber’le poz veren bu resmi kalemşör, “Dersim’in Erkânıharbi Alîşêr’i Öldüren Zeynel Neler Anlattı?” başlıklı bölümde, şunları anlatıyor: “Alîşêr’in olumsuz çalışmaları yıllarca devam etmiştir. 9 Temmuz 1937 yılında, gene Dersimli bir düşmanının kurşunuyla canveren Alîşêr, Dersimliler için gerçekten bir kuvvetti. Okuma yazmasından başka müthiş zekasıyla kabileleri birbirine katmak, sonra müstakil bir Dersim kurmak gibi hayallerle binlerce günahsız insanın ölümüne yolaçmış ve hükümeti yıllarca uğraştırmıştı. Alîşêr’i öldüren Zeynel, Dersim’in tipik bir siması idi. Heykel gibi bir vücudu, yılmaz bir cesareti vardı. Bu haberi alır almaz Zeynel’i aradım. Tam bir Türk tipi olan bu dağ adamı, ilk defa ayna görüyor, ilk defa medeni bir şehre geliyor, elektriği görüyordu.
Zelnel, Alîşêr’i nasıl öldürdün?.. diye sordum.
Kurşunla vurdum, sonra başını kestim, dedi.

Neden yaptın bu işi?
Fena mı yaptım. Dersim’i kötülükten kurtardım işte…
Zeynel, hükümete yaranmak için değil, muhakkak ki eski bir intikamını almak için yapmıştı fakat sebebini söylemekte bir menfaat görmediği için söylemiyordu.”(19)

Yazar, dizinin bir başka bölümünde de, Zeynel Elazığ’a geldiği zaman, yetkililerden izin alarak bir otele götürdüğünü ve kendisiyle görüştüğünü belirterek, onu şöyle tanımlıyor:
“Bakılmaya kıyılmayacak levent bir yapısı vardı. Sıktığını avuçları içinde tuzla buz haline getirebilecek olan bu pos bıyıklı, yüzünden kan damlayan Dersimli, hakiki bir Türk tipi idi. Alîşêr’i öldürmüştü ama Dersimliliğini bırakmıyor ve bir türlü o yaşına kadar bellediği yaşayışından başkasını kabul edemiyordu… Zeynel, pehlivan yapılı, iri fakat güzel cüsseli bir erkek güzeliydi. Kıpkırmızı kanlı yüzü, pos ve gür bıyıklarına rağmen, dünya erkekleri arasında bir yarışma yapılsa, birinciliği mutlaka Zeynel alırdı.” (agy) Yazar, daha sonra, Alîşêr’i öldürdüğü gün Devlet tarafından kendisine 100 altın verilen bu ihanetçiye, yine de güvenilmediği için daha sonra idam edildiğini ve idam edildiği esnada, kendisinden beklenmeyen ölçüde ufaldığını söylüyor. Yazı dizisinde yer alan ilginç bir anekdot da, Alişêr’in kesik başının resmini çeken Albay Nazmi Sevgen’in duyguları. Bilindiği gibi, Alîşêr ve karısı Zarîfe, 9 Temmuz 1937 Cuma günü, Kafat köyü yakınlarında barındıkları bir mağarada, Zeynel, Rehber ve Efendi adlı ihanetçiler tarafından öldürülür. Alişêr’in başı, Zeynel tarafından kafası kesilerek Alb. Nazmi Sevgen’e teslim edilir. Gerisini, bu kesik başın resmini çekip ilk kez yayımlayan Nazmi Sevgen’den dinleyelim: “Alişêr’in kesik başının resmini ben aldım. Fakat kesik başın resmini alırken ürperdim, tüylerim diken diken oldu. Günlerce o baş gündüz hayalimde, gece rüyamda yaşadı.” (Yeni İnci, Sayı: 44/ 1953) Birçok özelliği olan Alişêr’in bir özelliği de, şairane sezisidir. Katledilmesinden 2-3 yıl önce, Dersim’i bekleyen felaketi o diplomatik kimliği ve sanatkarane sezisiyle önceden görmüştür:
Ol Yezid’in fikri Dersim’i vura
Silahlar toplanıp çöllere süre
Zâlimler, zannetme bu size kala
İnşallah bir eroğlu meydana gele
Hak yolunda intikam ala…(20)

Bilindiği gibi, Alişêr, bir halk lideri olmasının yanı sıra, Kürtçe ve Türkçe şiir yazan önemli bir halk şairidir. Onun şiirlerinde “azınlık içinde azınlık” statüsündeki Kızılbaş Kürtler’in duygu ve düşüncelerini tüm çarpıcılığıyla görmek mümkündür. Daha, 1930’lu yıllarda İstanbul Konservatuarı’nın türkü derlemeleri sırasında onun üç türküsü de taşplak yapılmıştır. Öte yandan, Nazmi Sevgen, onun Dersim’e ilişkin manzum bir destan yazdığını da bildirir…
Dersim/ Koçgiri konusunu işleyen resmi ideologların sıklıkla Alişêr’in şiirlerini saptırdıklarına tanık oluyoruz. Tankut’un, bu türden “Zazalar” araştırmasındaki kimi saptırmalarını, Kürdoloji Belgeleri-I çalışmamızda göstermiştik. Bunun kimi örneklerini, Nazmi Sevgen’in yazılarında da görüyoruz. Bunlardan birine de, Zazalar ve Kızılbaşlar adıyla yayımlanan yazılar toplamında rastlıyoruz. Yazar, başta yiğeni Mustafa Bey olmak üzere yakını kimi insanların, onu 1935 Tunceli Kanunu’nun çıkmasından sonra teslim olmaya ikna etmeye çalıştıklarını bildirdikten sonra, Alişêr’e atfen Dördüncü Umumi Müfettiş, Tunceli Vali ve Komutanı, “Dersim Kasabı” General Abdullah Alpdoğan’a da bir şiir yazdığını iddia etmektedir. Çevrimyazısı sağlıklı yapılmayan ve Alişêr’in şiirsel ve düşünsel dokusuna da pek uymayan şiirin birkaç beytinde şöyle denmektedir:
Cumhuriyet feyzi her yeri sardı
Cumhuriyet nûru zulmeti yardı

Yüksek Başkanımız düşündü yer yer
Abdullah Paşa ki sahib-i tedbir

Bu Dersim Tunceli oldu akibet
Aydınlıklar açtı geçti ol âfet (21)


Alişêr’in eşi, yoldaşı, ‘heval’ı Zarîfe
Alîşêr’e, tüm yaşamında eşlik eden Zarîfe, dost- düşman tüm gözlemcilerce takdirle karşılanan bir kişiliktir. Nazmi Sevgen; “ Alîşêr’in karısı Zarîfe de dikkate şayan bir tipdir. Kocasının mücadelesinde bu kadının etkisi çoktur. Kocasına, silahlı olarak her zaman refakat ve eşlik etmiş, sonunda o da kocasıyla birlikte kaçınılmaz sona ermiş, fakat bu anda dahi Vank’lı Efendi adında birisinin canına kıymıştır.” diyerek, dolaylı olarak takdir duygularını dile getirmektedir.(agy)
İkiliyi yakından tanıyan, yakın dostları Nuri Dersimi, onu şöyle değerlendiriyor: “O aslan ki, kendi döneminde okuma- yazma bilen, hem siyasi hem de askeri bir Kürt kızıydı. Çok sefer Alîşêr, bir şey yapmadan önce onun düşüncesini sorar, fikrini alırdı. Ona sormadan karar vermezdi. Zarîfe savaşçıydı. Çok sayıda kadın da onunla birlikte savaştılar. Onlar da silahlıydılar. Çarpışmalar başlamadan önce ondan silahlı eğitim aldılar.” (22)
Nuri Dersimi, ünlü eserinde de Kürt kadınının kahramanlığı bağlamında bir örnek olarak ona yer verir: “Zarîfe, kocası gibi Kürt milli davasına bağlı, aynı yüksek gayeleri takip eden, eşsiz bir Kürt kızı olduğunu, hayatında doğrudan isbat etmiştir. Zarîfe, Kürt kadınları arasında milli uyanış için eşsiz bir propagandacı olmuş ve Alîşêr’in milli faaliyetlerinde, onun sağ kolu ve iş arkadaşı olmuştur. Zarîfe, Alîşêr’e daima, Kürtçe’de (arkadaş) anlamına gelen (heval) sözüyle hitap ederdi. Ne yazık ki, fikir ve duygu itibarıyla tam bir birlik olan bu ailenin bir çocuğu olmamıştır. Zarîfe, uzun boylu iri-yarı ve her konuda bir Kürt fizyonomisine sahip, simasında bir erkek cesareti ve yiğitliği okunan, eşsiz bir Kürt kızı idi. Her yıl Dersim’e gider, milli gayeler hakkında nutuklar söyler ve aşiretler arasındaki çelişkileri ciddi bir hâkim gibi hallederdi

Bitti
KAYNAKLAR .
Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (TTTC): Türk Tarihinin Anahatları, 1930,s. 258-59
Can Dündar- Rıdvan Akar: Ecevit’in Arşivinden Çıkan şok Belge, Milliyet, 22.1.2008
Mehmet Bayrak: 18-19 Yüzyıllarda Dersim- Malatya Hattında Alevi Katliamları, Alevilerin Sesi Dergisi, Sayı:114/ 2008 Celal Erdönmez: Tanzimat Devrinde Koçgiri Aşireti’ni Islah Çalışmaları, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Ağustos-2000, s. 103-104
Vet. Dr. M. Nuri Dersimi: Kürdistan Tarihinde Dersim, Halep, 1952,s.61-62
Cemşid Mar (Ozan Telli): Koçgiri Destanı, Özge yay. Ank. 1992, s.11-12
Karlênê Çaçani: Milli Kurtuluş İçin Ermeni ve Kürt Komitesi (Kürtçe’den çeviren: Murad Ciwan), Hêvi gaz., Sayı:96/ 1998
Hans-Lukas Kieser: Osmanlı Anadolusu’nda Aleviler İle Misyonerler Arasındaki Etkileşim, Munzur der. Sayı:13/ 2003,s. 18
Vet. Dr. M. Nuri Dersimi: Dersim ve Kürt Milli Mücadelesine Dair Hatıratım, [ Sadeleştirerek, Notlayarak, Resimleyerek Yayına Hazırlayan: M. Bayrak], Özge yay. Ank. 1992, s. 103-104
10- Jandarma Genel Kumandanlığı: Dersim, 1933/ 34 (?)
11- Henry Riggs: Dersim Kürtleri’nin Dini, M. Bayrak’ın “Alevilik ve Kürtler” eseri içinde, Özge yay. 1997,s. 364
12- “Dersim Kızılbaşları”, Aynı yerde,s. 357
13- M. Bayrak: Kürdoloji Belgeleri-I içinde, gizli “Zazalar” araştırması, Özge yay. Ank. 1994, s.472
14- N. Dersimi: Kürdistan Tarihinde Dersim, Halep, 1952,s. 280
15- D. Yıldırım: Koçgiri Hareketi’ni Kürt Teali Cemiyeti Mi Organize Etti?, Kürdistan Press, Aralık- 1991
16- Evin Çiçek: Qoçgiri Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin 85. Yıldönümü Vesilesiyle, Kızılbaş dergisi, Şubat- 2008
17- Dersim’de İklim, Aralık- 2006
18- M. Bayrak: Kürdoloji Belgeleri-I, s. 219
19- İnci Dergisi, Sayı:3/ 1951
20- E. Gezik: Alive Kürtler, Kalan yay. Ank. 2000,s. 114
21- Nazmi Sevgen: Zazalar ve Kızılbaşlar, Kalan yay. Ank. 2000,s. 106
22- Evin Çiçek: agy
23- N. Dersimi: Kürdistan Tarihinde Dersim, Halep, 1952,s. 279
24- Şiirin Türkçesi: “ Dağımızın kızları, narin ve fiyakalı ceylan gibidir; güzel ve rengârenk dağ çiçekleri gibidir, duru ve berrak çeşme gibidir.



*-*-*-*-*-*-**-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-

KOÇGİRİ






Koçgiri aşiretleri grubu Tunceli (Dersim)'in Nazımiye, Pülümür, Hozat ve Ovacık ilçelerinden Sivas yöresine göç etmiş bir Alevi aşiretler konfederasyonudur.Koçgiri aşireti altında toplanan kabileler, çoğunluğu Sivas'ın Zara, İmranlı, Divriği, Hafik, Kangal yöresinde yerleşik, Tuncelinin Ovacık, Hozat, Pertek, Çemizgezek, Pülümür, Kayseri'nin Sarız ve Develi, Adana'nın Tufanbeyli, Kahramanmaraş'ın Göksün, Muş'un Varto, Erzincan'ın Refahiye, Kemah, Adıyaman'ın Kahta ve çevresindeki köylere yayılmış, Dersimde Zazaca, Sivas yöresinde Kürtçe konuşmaktadırlar.

Yaşlıların anlatımı ile Koçgiri adı Kürtçe Büyük göç kelimesinden gelmektedir.Bu kelime Dersimde büyük boynuz anlamına da gelmektedir. Koça Gır büyük göçün Kürtçe de ki karşılığıdır.Aşiretler bu isim altında toplanmışlar ve Koçgiri Aşireti Federasyonunu oluşturmuşlardır. Koçgiri adının diğer kaynağı olarak ise Dersimin KOZAN aşireti gösterilir.Koçgirililerin çekirdek kabilesi İbanların, Tunceli/Dersim deki Kozanlardan, Koçoğullarından geldiği söylenir.Koçgirili Alişir efendininde İbikanlı olması ve Dersime gittiğinde ilk olarak Kozanlılara sığınması bunu doğrulamaktadır.

Dersim Aşiretlerinin, özellikle Batı Dersimdeki Kabilelerin Erzincan ve Sivas arasına çeşitli nedenlerle göç edip yada sürgün edilip, zamanla Koçgiri adı altında bir konfederasyon oluşturduğu bir birliktir Koçgiri Aşireti.Koçgiri Aşiretinin Tunceli kolları ve oymakları Zazaca konuşurlar.Laçin, Balan, İban, Mıstan ve diğer oymakların İç Dersim/Tunceli yakası Zazaca, Sivas yakası Kürtçe ile konuşur. Koçgiri ismi aslen Ovacıkta yerleşik olan Kozu aşiretinden gelmektedir.Qozanların ise Dersim Pozvank yöresinden dağıldıkları söylenmektedir.Koçgiri Tarihinin sadece isim benzerliği olan Alevi önderlerine bağlanması son derece yanlıştır.Çünkü Koçgiri aşiretleri Dersim Aşiretlerinin çeşitli oymaklarının bir araya gelerek Konfedere olmasıdır.Koçgiri adının tek bir noktaya bağlanması, tüm Dersim Aşiretlerinin bir Seyitten inme olduğunu iddia etmektir.




Xormekan (Ve Zerikan kolu Varto/Mazgirt Bölgelerinden göç etmişlerdir - Zazaca/Kürtçe. )

İzolan ( Mazgirt Bölgesinden göç etmişlerdir kökenleri Mardin Karacadağ/İzol Bölgesidir - Kürtçe )

Çarekan ( Tercan'dan göç etmişlerdir - Zazaca konuşurlar, İmranlı İlçesi kolu (Aşağı Boğaz Köyü ve çevresi) Kurmanci konuşur.Çarekiyanlıların Sivas Akıncılar ilçesindeki kolu Sünnileşmiştir ve Kurmanci konuşan İmranlı Aşağı Gırık-Gırıké Jır köyünden göç etmişlerdir.Akrabaları hala bu köydedir.Sünni Türk olan Akıncılarda sadece Türkçe konuşmaya başlamışlardır.)

Demenan ( Zazaca ve Kürtçe karışık konuşurlar. )

Şeyh Hesenan ( Kürtçe.Koçgiri yöresinde Kurmanci konuşurlar.Tunceli kolları tamamen Zazaca konuşur. )

Giniyan ( Zazaca )

Kurmeşan ( Kürtçe )

Şadiyan ( Kürtçe )

Dimiliyan ( Zazaca konuşmakla birlikte bazı Dimiliyanlı Köy ve mezralar yöre nedeniyle Kurmanci de konuşmaktadır.Suşehri Şarköy ile İmranlı ilçesindeki Dimiliyanlılar Kurmanci konuşurlar.İmranlı ilçesi, Piredede köyündeki Dimiliyanlılar ise hem Zazaca hem de Kurmanci konuşurlar. )

Resulan ( Kürtçe - Şeyh Hasan Aşiretinin koludur, tamamen Kurmanci konuşurlar ve Ovacıktan göç etmişlerdir.Dimili kökenlidirler.)

Parçikan ( Kürtçe )

Kureyşan ( Zazaca konuşurlar.İkinci dil olarak Kurmanci bilen Kureyşanlılar da vardır. )

Axucen ( Kürtçe )

Baba Mansur ( Kürtçe )

Sarı Saltuk ( Kürtçe )

Reşan ( Kürtçe )

Bahtiyaran ( Kürtçe )

Kelhuran ( Kürtçe )

Canbegan ( Kürtçe )


Koçgiri Aşiretleri, Dersim Aşiretlerinin Kuzey Batı koludur [değiştir]

Koçgiri dendiği zaman akla tek bir Kabile değil, bu yöreye yerleşmiş birçok Kabile gelir. Koçgiri Yöresine yüzyıllar önce Dersimden göç eden kabileler bu ad altında birleşerek bir konfederasyon oluşturmuşlardır.Bölgeye sonradan gelen kabileler ise bu Konfederasyona katılmamışlardır.Koçgirideki Balıkiler, İbanlar(Oozu), Laçinler Koçgirili kimliğini kabul ederken, İç Dersimdeki akrabaları bu ismi bilmemektedirler. Koçgiri Kabilelerin İç Dersimdeki yayılış alanı başta Xozat-Ocavık, Pülümür, Çemizgezek ve Mazgirt Yöresidir.

Koçgirililerin anlatımları ile göç hikayeler ve dedeleri [değiştir]

Koçgiri Aşiretleri çeşitli nedenle Dersimden göç etmek zorunda kalınca ilk toplandıkları yer Erzincandaki Koçgiri köyüdür.Bu köyden dağılarak daha batıya, Zara yöresine dağılmışlardır. İbanlar kabilesi ise Qozanlardan gelmektedir.Dedelerinin Koçoğulları olduğu söylenir.Qozan Aşireti 1926da isyan etmiştir çeşitli nedenlerle.Qozan Aşireti, Laçin Aşireti gibi Zazaca konuşur İç Dersim topraklarında.Mıstan kabilesi ise İbanlardan ayrılmıştır. Çarekan kabileside Koçgiri Federasyonunun dışındadır ama Koçgiri yöresi aşiretidir.Çarekanlar Zarada Zazaki, İmranlıda Kurmanci konuşurlar.Çarekanlılar Paludan dağılmışlardır.Elazığın Palu yöresinden ayrılan Dedeleri Bıyıklı Ahmet, zamanla ailesi genişleyerek Dersim çevresine yayılmışlardır.Bugün aşireti, Pülümür, Erzincan, Sivas, Bingöl, Elazığ çevresinde yerleşiktir.Genellikle Zazaki konuşurlar. Resulanlar da Koçgiri Konfederasyonunun dışındadırlar ama yöre olarak onlar da Koçgirilidirler.Resulan Aşireti Ovacıktan İmranlıya gelmiştir.Dedelerinin adı Seyit Resuldur Saranlar ise Pülümürden göç ettiklerini söylerler.(Kırmızıköprü Köyü)

Koçgiri'de Dil [değiştir]

Koçgiri Kürtçesi, birçok yörede konuşulan Kurmanciden farklı olarak çok açık ve sert bir şekilde konuşulur. Koçgirilerin büyük bir kısmının geçmişte Zazaca konuşmasından dolayı, bugün Koçgiri dilinde Zazaca bazı kelimeler hala kalmıştır.Örnek verecek olursak, Koçgirililer Anneye Dae derler ama bunun yanında Anne kelimesinin diğer karşılığı Zazaca olarak Khıle dir. Şafi Kurmançlar Hikaye ve Masallara Çirok derken, Koçgirililer daha çok Zazaca Hékat kelimesini kullanırlar.

Kurmanciya Koçgiriden örnekler;

Diya/Dae/Khıle:Anne - Baw:Baba - Bıra:Erkek Kardeş - Xweng:Kız Kardeş - Xwezur:Kayınbaba - Khalede - Ap-Mam:Amca - Law:Oğlan - Keçe/Qiz:Kız - Bapirede - Dapir:Büyükanne gibi kelimeler örnek verilebilir.

Koçgiri Dilinden (Kürtçe-Zazaca) örnek kelimeler;

Ezé terım jı lıvır : Buradan giderim / Ezu sonu ita ra : Buradan giderim

Ez çu me : Gittim / Ez şiyo : Gittim

Mın Gırte : Aldım / Mı Guret : Aldım

Mın go : Söyledim / Mı va : Söyledim

Mın di : Gördüm / Mı di : Gördüm

Mın hes kır : Sevdim / Mı hes kerd : Sevdim

Mın kır : Yaptım / Mın kerd : Yaptım

Mın avétıye : Attım / Mı eşto : Attım

Mın da : Verdim / Mı da : Verdim

Sılam ke gundé me : Köyümüze selam et / Sılam ke dewa ma : Köyümüze selam et


Koçgiri Kürtçesinde C-J-Z ses değişimleri vardır.J sesi kimi zaman Z olarak okunabiliyor. Örnek olarak Jér:Aşağı kelimesi Zér olarak söylenirken, Ezji:Bende kelimesi de Ezzi-Ezci olarak söylenmektedir.Ci/Ji/Zi kelimeleri De-Da anlamına gelmektedir.

Örnek olarak;

Hem Elewime, hemci Kırmancime - Hem Aleviyim hem de Kürdüm.

Hem xıravım, hemci rındım - Hem iyiyim hem de kötüyüm.

Ezci térım gundé we : Bende geliyorum köyünüze.

Tuci xér hati : Sende hoşgeldin.


- Khıle : Anne

- Sû Ketin : Küsmek

- Sond : Yemin

- Xwestin : İstemek

- Waştene : İstemek

- Girtin : Almak

- Guretene : Almak

- Çıma : Neden

- Çae : Neden

- Amaene : Gelmek

- Hatin : Gelmek

- Dil : Yürek

- Zere : Yürek

- Zon : Dil

- Ziman : Dil

- Naha : Şimdi

- Léxistin/Qemiş bun : Vurmak, Kıymak

- Dan : Vermek

- Daene : Vermek

- Xwe : Kendi

- Xu/Xo : Kendi

- Nav : İsim

- Name : İsim

- Xwé : Tuz

- Sole : Tuz

- Law/Lac : Oğul

- Lac/Laz : Oğul

- Sor/Sur : Kırmızı, Kızıl

- Çiya : Dağ

- Ko : Dağ

- Gund : Köy

- Dewe : Köy

- Çûn : Gitmek

- Şiyaene : Gitmek

- Wer : Böyle

- Heni : Böyle

- Deng : Ses

- Veng : Ses

- Xweş/Xoş : Hoş

- Weş : Hoş

- Çav : Göz

- Çım : Göz

- Dest : El

- Tırk : Hanefi Türkler

- Khurr : Şafi Kürtler

Kurmanci Koçgiri Sözlüğü [değiştir]

Bu bölümde ise Koçgiri Kurmancisini ele alıyoruz.

Khıle : Anne Dé(Diya) : Anne Daye : Anne Bav : Baba Seba te : Senin için Seba wi : Onun için Seba Me : Bizim için Şaye : Genç Henne : Kına Kuva : Nereye Nıka : Şimdi Naha : Şimdi Bırusk : Şiddetli Rüzgar, Yıldırım Ro : Gün/Güneş Ro/Tav : Güneş Ez : Ben Yé/Ya mın : Benim bana Em : Biz Wun : Siz Wan : Onlar Ew : O Va : Bu Tu/Tı : Sen Te/Tera : Seni sana Wira/Wéra : Ona Wera : Size Wanra : Onlara Jı mıra / Mıra : Bana Mera : Bize Nenıng : Tırnak Güni : Keven Tevır : Kazma Heval : Arkadaş Derzi : İğne Axaftın : Konuşmak Luğ : Toprağı sıkıştırmak için kullanılan alet. Nıvisın : Yazmak Tevşu : Balta Bıkışin : Çek Kér : Bıçak Dino : Deli Baqıl : Akıllı Bend : İp Pégıre : Tut Anda Bun : Kaybolmak Man : Kalmak Kol : Kısa Şerm : Utanç Sis : Beyaz Reş : Siyah Heşın : Yeşil Qemiş Bun : Kıymak Pırtuk : Yaprak Deng Kırın : Konuşmak/Seslenmek Qiz/Keç : Kız Bra : Erkek Kardeş Xwezur : Kayınbaba Met : Hala Xweng : Kız kardeş/Bacı Ap/Mam : Amca Xalo : Dayı Zava : Damat Buke : Gelin Xalté : Teyze Amojin : Amca eşi Xalojin : Dayı eşi Ciran : Komşu Dotmam : Amca kızı Kurmet : Hala oğlu Pismam : Amca oğlu Tora : Gibi/Aynısı Weki : Gibi Teba : Birşey (Bazı Kürtler Tişteki derler, İç Dersimde TAWA derler.Büyük ihtimalle Tawanın eski hali olabilir Teba ) Ekat : Masal Cirok : Masal Ğezal/Xezal : Bir isim/Ceylan Baran/Şıliye : Yağmur Şev : Gece Yévar/évar : Akşam Dane ro/Danaro : Öğlen Wer : Böyle Gağan/Gağand : Yılbaşı Bayramı ve Orucu Cide : Kapat Venin : Getirmek ( Avé vene : Su Getir ) Hez Kırın : Sevmek Ditın : Görmek Fam Kırın : Anlamak Pé gırtın : Tutmak Té : Gitmek Stemol/Stenbol : İstanbul Lé xistin : Kıymak/Vurmak Xwi : Tuz Ave : Su Jan : Acı Kani : Çeşme Ka/Kani/Koni : Hani Dest : El Pısıng/Pısık : Kedi Heye/éye : Var Tune/Tıne : Yok Kuti/Gutti/Kutik : Köpek Dino : Deli Şandın : Göndermek Kşandın : Çekmek Ama/Hama : Ama Por : Saç Çtan/Çton/Çtun : Nasıl Fırsend : Fırsat Gund : Köy Qevir : Taş Xrab/Koti : Kötü Sur : Kırmızı Reş : Siyah Kal : Dede Kalık : Dede Dapir : Büyük anne Bapir : Büyük baba Pirık : Nene Pire : Nene Rındık : Güzel Ru : Yüz Rojıng : OBaca Sond : Yemin Camér : Delikanlı Xort/Genc : Genç Berf : Kar Çav : Göz Disa : Yine Ard : Un Agır/Ar : Ateş Dıjmın : Düşman Havin : Yaz Mevsimi Zıvıstane : Kış Bahar : Bahar Mevsimi Herd : Toprak Çiya : Dağ Gün : Beniz Elat/Welat : Ülke Vatan Xwesi/Xasi : Kaynana Xwe/Xe : Kendi Xweş/Xaş/Xoş : Hoş Xweş Bun : Hoş olmak Gran : Ağır Brin : Yara Hespe : At Miro : Bey Here : Git Were : Gel Mere : Gitme Ré/Ri : Yol Ra bun : Kalkmak Rabe : Kalk Dıl : Yürek Kar : İş Listın : Oynamak (Dılize) Déj : Acı Déş : Acı Xew : Uyku Hember : Karşı Ber : Ön Deri : Kapı Ketın : Düşmek Mange : İnek Ga : Öküz Naxır : Sığır/Davar Mér : Koca Mérık : Adam Jıne : Kadın Méş : Bal arısı Mi : Koyun Mezın : Büyük Şun : Yer Tike : Lokma Şermox : Utangaç Şun : Yer Vızık : Sinek Yézıng/ézınk : Odun Zéde : Fazla, daha fazla Jur : Yukarı Jér/Zér : Aşağı Düj/Tüj : Acı İsot : Biber Ra : Den, Dan Runi : Otur Wene : Getir Mektep : Okul Ve Kırın : Açmak Çend : Kaç Sal : Sene/Yıl Mal : Ev Yek : 1 Dudu-Dü-Du : 2 Sıse : 3 Çar : 4 Pénç : 5 Şeş : 6 Zu:Erken Nivro : Öğlen Heft : 7 Heyşt : 8 Nehe : 9 Dehe : 10 Niwan : Misafir Sekınandin/Sıkıni/Sıkın : Kalmak Vadera/Vedera : Burada Hesir : Esir Hers Kırın : Kızmak Tılkırın/Avétın : Atmak Hers Ketın : Sinirlenmek Gur : Kurt Frandın : Kırmak Ruvi : Tilki Pıre : Köprü Gence Dİ me / Xorte Dİ me : Gençlerimiz Puşu/Kumçit/Feskum/Fesçit : Koçgiri ve Tuncelide kullanılan Siyah yada Renkli çizgili bir tür Puşi Benguli : Bir bayan takısı/Aksesuar Sosun : İyi/Mutlu/Kutlu ve bir çiçek ismi - Luviceden Xew : Uyku / Xewa te : Uykun Fetısandın : Boğmak Nivro : Öğlen Tawa ku : Önceden Giştike : Hepsi Girédan : Düğümlemek, Bağlamak Gaze : Tepe Réyber : Yol Gösteren Sév : Elma Bi : Ağaç Şilane : Kuşburnu Masi : Balık Tırşe : Ekşi Hermi : Armut Gijok : Alıç Giya : Ot Dçini : Biçiyor Golıke : Dana Dase : Orak Nahale : Dere Hındık : Az Tal : Acı Ba : Rüzgar Mozık : Dananın büyüğü Cange : Boğa Nogıne : Düve Berxe : Kuzu Culuqe : Hindi Çuçuke : Civciv Kurıke : Sıpa Zimele : Bıyık Deve : Ağız Dew : Ayran Poze : Burun Pore : Saç Ruye : Yüz Gucık : Kulak Dıdan : Diş Bask : Kol Ning : Ayak Qore : Bacak Xweli : Toprak ( Xali ) Si : Gölge Béçi : Parmak Kevçi : Kaşık Zewicin : Evlenmek Zevi : Tarla Terım : Gidiyorum Narım : Gitmiyorum Rındık : Güzel Bıskıne : Dur Meskıne : Durma Ço : Sopa Bıne : Alt Sere : Üst Paşé : Sonra Şuva : Geri Péşva : İleri U heleva here : Yana git Pışte : Sırt Pile : Omuz Bul/Buluk : Kambur Dayne : İndir Berde : Bırak Frotın : Satmak Ti bun : Susuz olmak Jı bir kırın : Unutmak Kulın : Aksamak ( Dıkule : Aksıyor ) Hesti : Kemik Kul : Yara Xwendin : Okumak Bı xwe dzane : Kendi bilir Xar Kırın : Eğmek Kém : Eksik

Koçgiri Yöresinden bazı Kürtçe isimler [değiştir]

-Lorna

-Yimo

-Temo

-Berfin

-Edê

-Êmis

-H(w)usen

-Usiv

-Xezal

-Veyis

-Bedirxan

-Baran

-Berivan

-Beser

-Reşo

-Bese

-Bezê

-Zohrê

-Fatê

-Usê

-Zênel

-Zênep

-Silêman

-Memê

-Nazê

-Sarê

-Xanime

-Gulêzar

-Musa

-Bertikan

-Diyab

-Silê

-Zaqo

-Boro

-Qaso

-Anik

-Anê

-Mexsûd/Mexo

-Micê

-Allê

-Hesê

-Dilber

-Eli/Ali/Oli

-Mirza

-Qoçero


Koçgirili Kürt-Zaza Kökenli Sanatçılar [değiştir]

-Rahmetli Alişir Efendi(Şair/Önder - Azger)

-Cihan Çelik (Kondılan)

-Reşo(Zerdüşt)

-Hasret Gültekin (Han Köy)

-Cemil Koçgün (Becek)

-Cefo Çarekiz (Yazar-Zara)

-Metin Öztem (Arıx)

-Evin Çiçek (Yazar - Çimen Köy)

-Ali Kendav(Yazar)

-İpek Reçber

-Hüseyin Ali Rıza Albayrak

-Necla Saygılı

-Beser Şahin






-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-



DERSİM ÖNCESİ : HORASAN

Hititler'in M.Ö. 1200 yılında Ege ve Akdeniz'den gelen deniz kavimleri tarafından yıkılmasından sonra da halkların dağlık bölgelere, orta Asya’ya, özelikle de Horasan'a akın ettiği tahmin ediliyor. Anadolu'da ve Kürdistan'ın batısında, Asur ve Deniz kavimlerinin arasında kalan Kürtler, Kafkaslar'a ve Horasan'a yöneldiler. M.Ö 843'ten kalma bir Asur tabletinde, Kırmanşah sakinlerine Aryanlar denilmektedir. Aryanlar buraya M.Ö 900'lerde, Herat ve Meşhed Serans geçidinden gelmişlerdir . İlk göçten bir kısmının tekrar döndüğü düşünülebilinir. Kürtlerin Horasan'a gelmeleri Arap, Asur ve Deniz kavimlerinin saldırıları döneminde yaşandı. Özellikle de Arapların Kürdistan'a ve Bereketli Hilal çevresine saldırmaları sonucu Kürtlerin belli bir kısmı, bugünkü Kuzeybatı Kürdistan'a geçmek zorunda kaldı. Med İmparatorluğu (MÖ 712- 550) döneminde de Kürtlerin burada olduğu biliniyor. Şoreş Reşi’nin 22.10.03 tarihinde Ö.Politika gazetesinde yayımlanan dizisine göre, Taberi şunu aktarıyor: "Halife Ömer ile biri arasında şöyle bir diyalog geçer: Ömer: 'Keşke bizimle Horasan arasında ateşten bir deniz olsaydı', der. Diğeri, bunun nedenini sorar. O da; 'Oradaki halk (Türkler.K.L) bizim üzerimize geleceğine, yöredeki halkın (Kürlerin.K.L) üzerine gider,der” Bu da Kürtlerin orada Müslümanlığın yayılmasından önce de yerleşik olduğunu gösterir. Buradaki Kürt ve Fars halkları, 720'ye kadar Araplara karşı direnmişlerdi. Bu halklar, Ömer ve Emeviler'den sınırsız bir baskı gördü. Bu nedenle, özellikle de Kürtlerin bir kısmının Hindistan'a, bir kısmı da Sibirya içlerine kaçtığı belirtiliyor.

İslam orduları, yüzbinlerce insanı öldürdükten sonra Horasan’ı alabildi. Savaşların din veya inanç adına yapıldığı bir dönemdi. Uluslaşma veya ulus devleti kurma yerine, savaşlar din ve inanç adına yapılıyordu. O gün bu Coğrafya Kürt ve Fars’ların doğal olarak korundukları bir kale durumundaydı. Çünkü Horasan, Zerdüşt dininin, ilmin, müziğin ve felsefenin dünyaya yayıldığı önemli merkezlerden biriydi. Hz. Ali dönemindeki bir isyanı Halid bin Kurra bastırmıştır. Muaviye dönemindeki isyanı da, Abdurrahman Bin Semure bastırdı. Eba Muslim Horasani’nin hakkında bilinenlerin bazıları şöyledir; M.S. 715 yılında da Kuteybe Bin Muslim ortalığı kasıp kavurdu. Eba Muslim Horasani de 745'te Horasan'a geldi. Suriye'den geldiği için Arap olduğu iddia edilir, ama tarihi belgeler Eba'nın bir Azerbeycan Kürdü olduğunu göstermektedir. Bir de o dönem Suriye'nin önemli bir bölümünün Kürtlerin elinde olduğunu hatırlatmak gerekir. Eba Müslim Horasani (M.S. 718-755), neredeyse Horasan'ın ve oradaki Kürtlerin bir kahramanlık sembolüdür. Bu Kürt ileri geleni hakkında çok rivayet vardır. Bu konuda, Abbasi Şairi Ebu Delama'nın onun için yazdığı bir kaç cümleyi aktaralım:

’Ey Ebu Mucrim
Ey katil Eba
Sen Mansur'a ihanet etmek istedin
Senin Kürt ataların da hain idi
Sen, beni öldürmekle korkutuyordun
Ama, büyük savaş seni kendi ellerinle
parçaladı.’

Eba'nın öncülüğündeki çok sayıdaki Kürt aşireti, Horasan'dan Kerkük, Erbil ve Batı'ya doğru gelerek Emevi güçleriyle çarpışır ve sonuçta Abbasiler'in iktidara gelmesi sağlandı. Abbasiler döneminde Kürtler sınırlı da olsa bir rahatlama dönemi yaşadı ve onlarca beylik meydana getirdiler. Ama Eba Muslim'in 754'te Ebu Cafer Mansuri tarafından öldürülmesi üzerine, Horasan'daki Kürtler yine ayaklandı ve güneye giden 24 aşiret, Abbasiler'e karşı üç ay savaştı. Eba'nın intikamını almak için savaşan bu 24 aşiret yenilerek Mardin, Urfa, Malatya, Maraş ve Halep mıntıkasına çekilmek zorunda kaldı. 1164 yılına kadar bu bölge ile Hama ve Humus arasında kaldılar. Bunların büyük bir çoğunluğu daha sonraları (1165) İç ve orta Anadolu bölgesine yerleşecekti.

Horasan'da kalanlar da binlerce kayıp verdikten sonra, Abbasilerin eliyle Samsun-Canik'ten Adana'ya kadar olan bölgede, Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki sınıra serpiştirilerek, İslamın kalkanı görevi gördüler. Bunu, dönüş olarak ta adlandırabiliriz. Harun el-Reşit (786-809) döneminde Badıllı (125 aşiret), Şadi(18500 hane) ve Reşi aşiret konfedarasyonları, Kandahar, Mazenderan, Horasan ve Secistan'dan getirilerek, Samsun-Canik ile Kayseri ve Adana-Sis arasında Bizanslılara karşı tampon olarak yerleştirildi.Türkler, 1040 yılında Horasan'a girdi. Rey şehrini tahrip ettikten sonra Kazvin'e geçtiler, ama orayı alamadılar. Bu kez Ermenistan'a saldırdılar. O dönemde, Kürt aşiretleri birleşerek Oğuzları yendi ve onları Azerbeycan'dan attı. Oğuzlar, Horasan'a dönerek Tuz şehrinden yaklaşık 100 bin, köylerden de 20 bin insan öldürdü; 150 bin kişi de esir alındı. Bu dönemde büyük bir Kürt nüfusunun Anadolu'ya geldiği bilinmektedir.

Timur ilk olarak Horasan'a geldiğinde, Tus şehrini yerle bir etti. Bazı tarihçiler, Timur'un orada Kürtlerle karşılaştığını ve onların ayaktaki develeri yüklemelerine hayran kalarak, bu dev yapılı insanları emrine almak isteğini, aktarır. Yine bazı tarihçiler, 1245-1389 yıllarında, Herat'ın güneyindeki dağlarda "Kürt" isimli bir hanedanın varlığından söz ettikleri bilinmektedir. Böylece Horasan'ın bir Kürt yurdu olduğuna dair verilere rastlamak mümkündür. Horasan’ı iki kez gezen ve bunu Özgür Politika gazetesinde dizi olarak yayımlayan Şoreş Reşi, bölgeyi şöyle tarif etmektedir:
“Meşhed Eyaletinin Kürt şehirleri doğudan batıya doğru şöyle sıralanır: Kelat, Çınaran, Deregez, Koçan, Şirvan, Bojnurd ve güneyde Sebzıvar ile Esferayn. Son ikisi hariç, diğer şehirlerin çoğunluğu Kürt. Bojnurd şehrinin 120 bin kadar nüfusu varki ve bunun 100 bininin Kürt olduğu söylenir. Şadi aşiretinin kurduğu bir şehir. Bilindiği gibi bugün; Suriye, Batı Kürdistan, Konya, Kafkaslar'a dağılan bu aşiretler konfederasyonu, Horasan Kürtlerinin de önemli bir bölümünü meydana getirir. Horasan'da bu isim altında toplanmış 23 aşiret bulunuyor. Bilindiği üzere Kürtler, Osmanlılar ile Safeviler arasındaki çekişmelerden, savaşlardan çok çekti. Özellikle de 1500'lerden sonra bu mücadele, dini bir çekişmeye büründükçe kuzeyden güneye kadar aradaki Kürtler zarar gördü. Mayıs 1515’de Yavuz Sultan Selim’in Anadolu’da ki Alevi inançlı Kürt katliamı, bölgeye yansıyordu. Bu çalkantılı döneminde 1590 yılında Osmanlılar ile Safeviler arasında bir anlaşma sağlandı. Buna göre Azerbeycan, Gurcîstan, Ermenistan, Şehrî Zur ile Lorıstan ve Hemedan Osmanlılara geçti. Bu dönemde genişleyen Osmanlı devletinin halk üzerindeki baskı ve sömürü politikası da şiddetlenmişti. Halk bir yandan göç etti, bir yandan da Celali isyanları başladı. Aynı zamanda Abbas da batıdaki Kürtleri Horasan'a sürmeye başladı. Osmanlı padişahı’da Dersim’de ki Kürtleri (Koçgiri) Erzincan ve Sivas mıntıkasına doğru sürüyordu.”
Kürtlerin bir daha dönmemek üzere Horasan’a göçün ilki 1490-1500 yıllarında gerçekleşmiştir. Kasr-i Şehri antlaşmasından sonra, Horasan’a Kürt göçü önlendi. Bu dönem Qeremanlı aşireti, Şah İsmail'le sığındı. Qeremanlılar bugün de Horasan'da çok kalabalıktır. Bir kısmının hala göçebe olduğu bilinmektedir. Büyük bir bölümünün ise Aşxane İlçesi'nin dağlık kesimlerinde yaşadıkları anlatılmaktadır. Şah İsmail'in bugün sürgünde yaşayan Kürtler üzerinde büyük bir dini tesiri olduğunu bilinmektedir. O dönemde Şah'ın ordusunun % 80'ini Kürtler oluşturmaktaydı. 1500 yıllarında yapılan ikinci büyük göçün ise Şah Abbas ( 1587-1628) döneminde gerçekleşti. Şah Abbas 1593'te Kürt ileri gelenleri ile bir toplantı yapar. İki devlet arasında sıkışan Kürtler ve Çemişgezek Konfedarasyonu, Şah'ın oyununa gelerek Xwar-Weramin (Tahran'ın güney mahalleleri) mıntıkasına gitmeye razı olmuşlardı. Safeviler döneminde yaşanan Özbek ve Türkmen akınlarını durdurmak için, Kürtler kalkan olarak düşünülmüştü. O bölgeye yerleşerek bu bölgenin İran topraklarında kalmasını sağlamışlardı. Kürtlerin bölgedeki askeri etkisi büyük olduğu için bu plan uygulamaya konuldu.
Başa Dön

Horosan’da Kürt Şehirleri

Horasan göçünde Kürtlerin kurduğu ilk şehirin ismi Şirwan’dır. Bu ismin Kürdistan,dan götürüldüğüne inanılıyor. Daha sonra 55 km daha doğuya giderek Xabûşan (Bugünkü Koçan) şehrini kurdular. Aynı dönemde, Şadi konfedarasyonu da Bojnurd şehrini kurdu. Bojnurd'da Şadilerin kurduğu bir saray bulunmaktadır. Bu saray’ın ismi "Neynıkxane" dir, Türkçe aynalı oda anlamına geliyor. Horasan’da Şirwan, Koçan, Bojnurd, Aşxane ve benzeri Kürt şehirleri bulunmaktadır.

Horasan'da 110’u aşkın aşiretin yaşadığı belirtilmektedir. Horasan’daki en büyük Kürt aşiretleri: Şadi, Keyvan, Qereçorlu, Qereman, Milan, Celali, Şexemiri, Laini, Zaxuri, Sevıka, Badılli, Topkan, Omeri (Emari) ve Reşi’dir. Yüksek ve dağlık yerlerde yaşayanlara Lawin, biraz daha düzlük ve ovalarda yaşayanlara ise Lain’ler deniliyor. Ekrem İzi'nin ‘Her Yönüyle Sincik, Malatya, 2000’ isimli eserinde yazdığına göre, Adıyaman'ın Sincik İlçesine bağlı Lain (Bugünkü Alacık Köyü) bölgesine ait Osmanlı kayıtlarna rastlanmaktadır. Örneğin, "1519'da Lain'de beş hane, bir bekar var; 1524 de 7 hane; 1530 11 hane, 1 bekar; 1547 de 12 hane 2 bekar" Bu iki bölgenin birbiriyle bir bağlantısı olduğu iddiası var. Yavuz Sultan Selim'in katliamlarından kaçan halkın bu ismi kendisiyle birlikte Horasan’a götürdüğü düşünülüyor.

Tewehhudi: "Kürtler Horasan'a geldiklerinde 45 bin aile veya 225 bin nüfusları vardı" diyor. Bazı kaynaklarda bu, 15-50 bin aile ve 1.900.000 nüfus olarak geçmektedir. Daha gerçek tahminlere göre Horasan’da bugün 1.5 milyon civarında Kürt yaşamaktadır. Horasan, özellikle de savaşlarda ve Nadir Şah (1688-1747) zamanında, Kürtler çok eziyet gördü. Yaşadığımız 21. yüzyılda dahi, buradaki Kürtlerin sayılarını belirten herhangi bir resmi belge yok. Şah, Osmanlı-Rus sınırına beş bin aile yerleştirirken, iki bin Omeranlı aile de (60 köy) Qoçan'dan (1730) Gilan'a sürgün edilir. Qazvin'e de Omerli, Bahadırlı ve Bisanlı gibi aşiretler bulunup, bunların da Nadir Şah döneminde Horasan'dan buraya getirildikleri bilinmektedir. Bugün burada yaşayan 1600 köyün de Kürt olduğu bilinmektedir.

Herodot'un yazdıklarına göre: "Asya'da bir ova var. Her yanı bir dağla çevrilmiş ve dağın beş boğazı var; bu ova eskiden Khorasanlılar'ındı; Hyrkanialılar'ın, Parthialılar'ın, Sarangialılar'ın ve Thamanaeililer'in ülkelerine sınır düşüyordu, ama şimdi buraları İranlılarındır ve büyük kralın (Dariyus-ben) mülküdür. Dağdan Akes adındaki ırmak çıkar, beş kola ayrılır ve bu ülkelerin topraklarını sulardı. Kral bu boğazları kapattı ve suyu ovaya saldı. Komşu ülkeler susuz kalınca gelip yalvardılar. O da haraç alarak suyu veriyordu” (Azra Erhat, Herodot Tarihi, 1983, Remzi y). Lain Kürtlerinin yaşlıların başında sarı renkli sarıklar vardır. Bunların eskiden Kürdistan ve İç Anadolu'daki Kürtler tarafından da kullanılıyordu. Bölgede yaşayan Kürtlerin, Anadolu’daki Kürtlerle benzerlikleri bulunmaktadır.

Kürtlerin hakimiyet kurdukları alan, Medler döneminde en geniş sınırlarına varmıştır. Med imparatorluğu dönemi, aynı zamanda Kürtlerin zenginlik dönemiydi. Batıda Kızılırmak, Doğu’da Hindistan, Güneyde ise Süleymaniye, Bağdat ve Halep yakınlarına kadar olan coğrafya, Kürtlerin çoğunlukta oldukları bir coğrafya idi. Medlerin bundan, 2552 (M.Ö 548) yıl önce yıkılmasından bu yana Kürtler siyasi, ekonomik, kültürel, askeri ve ruhi olarak bir araya gelemedi. Artık Kürtler için parçalanmış bir yapı söz konusuydu. Belirli bölgelerde belli kabile veya aşiretler kimliklerini korumaya çalıştı. Horasan Kürtlerinin yüzde 95'i Kurmanci konuşmaktadır. Çok az bir bölümü Lori ve Hewramanice'yi konuşuyor.
Başa Dön

HORASAN SONRASI : DERSİM

Koçgiri aşiretinin bilinen en yakın tarihi, Dersim ile başlar. Dersim tarihini bilen, Koçgiri tarihinide iyi bilir. Yüzlerce yıllık Dersim tarihinde Koçgiriyi görmemek Dersim’i anlamamakla eş anlamlıdır. Dersim’den günümüze gelen yüzü aşkın kabile bulunmaktadır. Koçgiri aşireti Dersim’in en köklü ve yığınsal aşiretlerindedir.

Yavuz Sultan Selim’in sürgünleri olan Dersim’liler başlangıçta iki ana kabileden (aşiret) oluşur. Koçgiri aşiretinin ataları, Şeyh Hasanlar, kuzey ve batı Dersim’de iskan olurken, diğerleri de eski Dersim yani Doğu Dersim’de kalanlardı. Şeyh Hasanların, Horasan Kürtlerinden oldukları bilinmektedir. Doğu Dersim’de kalan Kalmansurlar aşireti, bugün kendine Dersimliler diyenlerdir. 19. yüzyılın ortalarında bütün Dersim aşiretlerinin nüfusu 200 bin olarak tahmin ediliyor. Dersim’in Hut ve Tujik bölgelerinde yaşayan Kürtlerin sayısının 100 bin olduğu söyleniyor. Yine 19. yüzyılın başlarında bölgede yaşayan Kürtler ise, 5 değişik aşiret olarak yaşamaktadır. Bunlar, Dersimli, Balabanlı, Çaraklı, Kureşli ve Şeyh Hasanlar’dır.

Dersim’de Koçgiri oluşumu, M.S.700, 1071 ve 1258 yıllarında İran’ın Horasan bölgesinden yapılan göçlerle tamamlanır. Bölgedeki savaş ve sürgün politikaları Koçgiri Kürtleri’nin 5 asır boyunca Horasan’dan Dersim’e göçmelerine neden olur. Hazar denizinin güney batısında, bugünkü Afganistan ile İran topraklarında bulunan Horasan bölgesi Dersim Kürtlerinin yada eski deyimle Dersim aşiretlerinin çıkış noktası olduğu konusunda bütün tarihçiler hemfikirdir.

Horasan’dan gelmelerinden yola çıkılarak birçok Türk veya Kemalist siyasetçi, tarihçi veya yazar, Koçgiri aşiretinin Türk yada Türkmen olduğunu öne sürerler. Bu gerçek dışı bir iddia’dır. Bu iddia Cumhuriyet döneminde bilinçli olarak ortaya atılmıştır. Asimilasyonu gerçekleştirmeye ve Kürt gerçeğini inkara dayalı bir iddia. Koçgiri aşiretinin ana dili Kürtçe’dir. Kürtçe’nin Kurmanci lehçesini konuşmaktadır. Kültürel, sosyal, tarihsel ve sosyolojik yapısıyla Kürt ulusunun bir parçasıdır. Arap yada Türk değildir.

Bugün dahi, yani yaşadığımız şu 21 yüzyılın ilk yıllarında, sözünü ettiğimiz Horasan (Xoarasan)’da yaşayan 1.5 milyon Kürt vardır. Bunlar 5 bin yıldır burada yaşadıklarını, Kürt olduklarını ve Zerdüşt inancından geldiklerini söylüyorlar. Sadece söylemeleriyle de değil yapılan bütün bilimsel araştırmalar bu yönde sonuca varmıştır.

Alevi inançlı Koçgiri ve diğer aşiretlerden Anadolu Kürt’lerine ilk Türkmen’lik propogandasının tarihi kökeni biraz daha eskiye daynmaktadır. Hacı Bektaş-i Veli, Yunus Emre ve Mevlana, Anadoluda ki Kürt kökenli Alevilerin, aslında Türkmen olduklarının, propogandasını yaydılar. Bu propoganda, cumhuriyet döneminde ise devletin resmi idelojisi olarak kabul edildi. Bu idelojinin bayraktarlığını ise Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) yapıyordu. İslamiyet’in yayılmasında sonraki süreçte, Osmanlı İmparartorluğu ve özellikle Türkiye Cumhuriyeti döneminde “Türkmensiniz yada Türkmeniz” içerikli, asimilasyoncu propoganda daha da artırıldı. Bunun için uygun bazı Alevi kuruluşlarıda bulunmuştu.

Alevi Kürtler veya Koçgirililer, Kürt olmaktan utanmamalıdır. Kendini inkar etmek, korkudan kaynaklanır. Çekinme ve horlanmadan kaynaklanır. Oysa ne inkar, ne korku nede çekingenlik tarihsel gerçeğin üzerini örtemez ve örtemedi. Horasan bölgesinden göç ettirilen üç ana Kürt aşireti bugünkü Diyarbakır, Dersim ve Van yöresine yerleşirler. Ancak bizim konumuz bu aşiretlerden Koçgiri’nin dünü ve bugününü incelemektir.


Kadim Laçin
Gunde Komiran


-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-






Koçgiri İsyanı


Koçgiri İsyanı
İç Cephe-Ayaklanmalar
Isyancilar.JPG
Tarih6 Mart 1921 - 17 Haziran 1921[1]
BölgeSivasTunceliErzincan


Taraflar
Türkiye Türk Ulusal HareketiKoçgiri Aşireti
Kürdistan Teali Cemiyeti(KTC)
Komutanlar
Mustafa Kemal Paşa
Sakallı Nurettin Paşa
(Binbaşı) Halis Bey (6. Süvari Alayı Komutanı) [2][3][4]
Alişan Bey (teslim oldu)
Alişer
Baytar Nuri (Dersimi)
Paso
Misto
Güçler
Hükümet İddiası:
3.161 asker[6]
1.351 hayvan[6]
2.750 tüfek, 3 hafif ve 18ağır makineli tüfek[6]

İsyancı İddiası:
6.000 süvari
25.000 piyade
Bilinmeyen sayıda milis ve jandarma
Hükümet İddiası:
3.000 isyancı (çoğu atlı)[6]
2.500 tüfek[6]

İsyancı İddiası:
6.000 İsyancı]
Kayıplar
bilinmiyor500 isyancı öldü[6]
32 aşiret lideri ve + 500 isyancı teslim oldu[7]
Koçgiri İsyanı, 1921 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti'ne karşı Koçgiri, Pezgavır, Maksudan, Aslanan, Kurmeşan, Parçikan, Cenbergan, İzol ve Giniyan aşiretlerinin içinde bulunduğu bir isyandır.
Koçgiri aşireti reisi Alişan Bey ile kardeşi Haydar Bey ve Gülağaoğullarından Mehmed İzzet, Naki, Hasan Askeri, Kazım ve Alişir yönetmiştir.
Koçgiri aşireti; SuşehriHafik (Koçhisar), KemahKuruçay Ovacık,ZaraİmranlıDivriğiRefahiyeKangal ve çevresinde 135 köy ile en az 40.000 nüfustan oluştuğu tahmin ediliyordu.[8] İsyanı bastırmak için 3.161 erden oluşan birlikler gönderildi. İsyancıların toplam mevcudu ise en az 3000 kadardı. Kürdistan Teali Cemiyeti Alişan Bey'i Dersim'e göndererek örgütün kurulmasını istemiş ve Alişan Bey, Baytar Nuri ile birlikte örgütü kurmuştur. Baytar Nuri, ayrıca ZaraDivriğiKangal,HafikİmraniyeBeypazarCelalliSincanHamoZınara ve Domura'da cemiyetinin şubesini kurmuştur. Mustafa Kemal PaşaErzurum Kongresi kararlarının Kürtleri de kapsadığını anlatarak Alişan Bey'i ikna etmeye çalışmış ve Sivas milletvekili olmasını önermiştir. Alişan Bey Sivas milletvekili olmayı başta kabul ettiyse de Kürt Devleti kurma amacında olan Baytar Nuri ile konuştuktan sonra bu öneriyi reddetmiştir. Bununla birlikte Baytar Nuri de milletvekilliği önerisini kabul etmemiştir. Ayrıca Baytar Nuri, Kürt özerkliğiyle yetinen Seyit Abdülkadir'i Türk ajan rolünü oynamakla suçlamıştır.
1920 başlarında Baytar Nuri, Yellice nahiyesinde Hüseyin Abdal tekkesinde Cangaben ve Kurmeşan gibi aşiretlerin reisleriyle birlikte toplantı düzenleyerek Sevr Antlaşması'nın uygulanmasını veDiyarbakırVanBitlisElazığDersim ve Koçgiri'den oluşan bağımsız Kürt devleti kurmasını kararlaştırmıştır. İsyancılar Temmuz ayında Zara'nın Çulfa Ali karakoluna ve Şadan aşiret reisi Paşo da Refahiye'ye saldırmışlardır.
Türkiye Büyük Meclis Hükûmeti Koçgiri aşireti reisi Alişan Bey'i Refahiye kaymakam vekilliğine, kardeşi Haydar Bey'i de İmraniye bucak müdürlüğüne atayarak çatışmayı önlemeye çalışmıştır. İsyanıbastırmak için İmranlı'ya gelen 6. Süvari Alayının komutanı Binbaşı Halis, yakalanarak isyancıların harp divanı kararıyla idam edilmiştir. İsyan eden aşiretler, Koçgiri kazasının mümtaz bir vilayet yapılmasını istemiştir. 25 Kasım 1920'de "Batı Dersim Aşiret Reisleri", Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne Sevr Antlaşması'nın uygulanması gerektiğini ve aksi halde silah zoruyla hakkı almaya mecbur kalacağını açıklamıştır.
Ayaklanma, bölgedeki 6. Süvari Alayı’nın bir grup asker kaçağını yakalamak isterken baskına uğramasıyla 6 Mart 1921’de başlamıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükumeti Sakallı Nurettin Paşanın Merkez Ordusu'nun emrinde Topal Osman Ağanın bizzat komuta ettiği 42. ve 47. Giresun Alaylarını isyanı bastırmakla görevlendirmiştir. Nisan’da harekatın birinci evresi sona erdiğinde asiler küçük gruplar halinde dağılarak Kuzey ve Kuzeydoğu yönünde kaçmışlardır. Bundan sonraki ikinci etapta geniş çaplı takip harekatı ile asilerin etkinliği iyice kırılmış, 17 Haziran’da asilerin elebaşılarından Haydar Bey’in kardeşi Alişan ve 32 asi ileri geleni ile 500’den fazla asi teslim olmuş, bunlar muhakeme edilmek üzere Sivas’a gönderilmişlerdir.[7] İsyan Haziran 1921'de tamamen bastırılmıştır.


                                                                                    

[değiştir]


Koçgiri İsyanı ile ilgili çoklu ortam uri Dersimi:Kürdistan Tarihinde Dersim, Halep, 1952, (Komkar Yayınları, Köln, 1988)
  • Hıdır Göktaş: Kürtler, İsyan-Tenkil, İstanbul, 1991
  • Faik Bulut: Dersim Raporları, İstanbul, 2005, ISBN 975-6106-02-6
  • Uğur Mumcu, Kürt - İslam Ayaklanması 1919-1925, Tekin Yayınları, İstanbul, 1991, s.33-40. ISBN 975-478-088-9
  • Kadim Laçin, 'Koçgiri'siz Cumhuriyet', Mayıs 2009, www.kadimlacin.com, ISBN 9789562599
  • Ebubekir Hazim Tepeyran, Belgelerle Kurtuluş Savaşı Anıları, Çağdaş,1982

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------




TARİH : Nisan-Mayıs 1921
YER : Koçgiri Kızıldağ mezrası İNİ köyü 
(Devlet tarafından sonradan değiştirilmiş adıyla DEMİRTAŞ )


Bu sabah, dehşetli bir yağmur düşmüştü toprağa. Küçük dereler, yataklarından taşarak yanlarına aldıkları her kütleyle, bir balçık canavarı gibi Kızılırmağın kaynaklarına doğru kayıp gitmişti.
Havada ağır bir toprak kokusu tüterken , batıdan esen sert bir rüzgar altında tek tük iri damlalar, hala düşmekteydi. Bu damlalardan biri, çok yükseklerden kopup yeryüzüne doğru inerken , kıpkızıl bir yükselti fark etti.Buradan doğan küçük pınarlar birleşerek gene kıpkızıl bir ırmağın kaynağını oluşturuyordu.Bu dağ Kızıldağ’dı ve bu ırmakta Kızılırmak.Rüzgar, yağmur damlacığını Güneydoğuya doğru sürüklerken yüksek bozkırda kurulmuş ve sırtını yamaca dayamış hazin bir köy gördü. Damlacık, nereye düşeceğini merak ederken yeryüzüne az bir mesafe kala sert bir yamaç rüzgarı yedi ve köye hakim bir tepeliğe doğru inmeye başladı.İndikçe arazi netleşiyor, kayalar , meşelikler , patikalar , berrakça ortaya seriliyordu.

Birden, ineceği bölgede gri bir kurt ve ona pekte uzak olmayan meşeliğin içinde yüzükoyun uzanmakta olan bir insan fark etti. Damlacık, kurdun çok yakınında genişçe bir kayaya hızla çarptı ve parçalandı.Zerrelere ayrıldı.Bu zerrecikler tekrar kayaya indi ve diğerleriyle birleşerek kayadan akarak minik su yoluna kavuştu. Bu su yolu ilk dere yatağına varacak , oradan Kızılırmağa inecek , bütün Anadolu’yu dolanarak Karadeniz’e boşalacaktı.
Damlacığın yolu çok ama çok uzundu.....
Gri kurt , sürüsünün lideriydi. Büyük sorumluluk taşıyordu.Zorlu bir kışı atlatmışlar birkaç fire vermelerine rağmen sürünün geri kalanını sağ olarak ilkbahara taşımışlardı. Yavrular yeni doğmuş oldukları için yiyeceğe müthiş ihtiyaçları vardı. Kurt, av arıyordu. Bu ilkbaharda, bu topraklarda fazla şanslıydılar.Etrafta pek çok ceset vardı. Koçgiride , dere yataklarında , tarlalarda , yıkık konaklarda, dağ kuytuluklarında cesetler, dizi dizi yatıyordu. Önemli, olan bu cesetlere diğer avcılardan önce ulaşmaktı.Havayı dikkatle koklamak ve tehlike olmadığından emin olunca cesetleri parçalamak.
İşte bu yüzden, bu ilkbaharda gri kurt , av yerine ceset peşindeydi. Sürüsü pek uzakta değildi ve öncülerinin kendilerine vereceği işareti bekliyordu. Gri kurt, rüzgarı tekrar dikkatlice kokladı. Yanılmamıştı....Buralarda bir insan kokusu vardı.Yavaşça sinerek , kulaklarını kısarak, başını aşağıda götürerek çalı ve kayaların dibinden görünmez bir hayalet gibi atalarının milyonlarca yıl yaptığı, kusursuz katillik geleneğine uyarak kokuyu takip etti. Dar meşeliğe yaklaştığında, insan kokusu çok arttı.Ama meşeliğe çıt çıkarmadan girmesi imkansızdı. O yüzden önce çevresini dolaştı.Meşeliğin içine bıçak gibi giren dar patikaya güvenmediğinden ; büyük bir meşenin gövdesinin yer açtığı boşluktan sürünerek sokuldu. Ayakları önde sürünerek ve başını taze, ıslak çimenlere yatırarak, gözleri yaprak kıpırtısını fark edecek keskinlikte, ağır ağır kokuya yaklaştı. İlk olarak, insan oğlunun topuklarını ve yanındaki seyyar erzak çantasını gördü.

Ayaklar kıpırdamıyordu. Kurtla insanoğlu arasındaki mesafe, bir meşe boyuna düşünce ; insanoğlu çok az da olsa bir hışırtı hissetti.Kurt bu mesafede artık tamamen sessiz olamazdı.
İnsanoğlu, başını geriye hızla çevirdiğinde, gözleri şaşkınlıkla büyüdü ama aynı anda da hemen yanı başındaki koca taşı alarak kurda fırlattı.
- Ula biz ava çıkarken bu da bizi avlayacak !!!!

Kurt, bu taş ve bağırışın atılmasıyla aynı anda ortadan yok oldu.Canlı ve hareket bir insanın diğer kurtlara neler yaptığını şahit olmuştu çünkü.Atalarından ona kalan en büyük miras, canlı bir insana yaklaşmaması idi. Bu topraklarda avlanan ve öldüren iki ırk vardı. Kurtlar ve insanlar.. İnsanlar çoğaldıkça, kurtlar azalıyordu... Adımlarını hızlandırarak sürüsüne doğru uzaklaştı.Canlı bir insana bulaşmanın anlamı yoktu. Hazır her tarafta cesetler yatarken...

İnsanoğlu, meşeliğin içinde ayağa kalktı.Adı Mehmet Salih’ti. Memleketinden uzaktaydı.Giresun müfrezesinin öncü keşif kolunda görevliydi. Üç saattir buradan İNİ köyünü gözetliyordu. Kafası çok karışıktı. Az önce gördüğü kurttan daha şaşırtıcı bir şey vardı burada.

İNİ köyünde insan yoktu !!!!!

Boynundaki dürbünü tekrar alarak saatlerdir yaptığı gibi tekrar köye çevirdi gözlerini.Aşağılarda köy içinde, tek tük dolaşan tavuklar ve uzaktan uzağa sesleri gelen eşek anırtıları duyuluyordu. Ama insanlar neredeydi ??
Bu garip bilmece, kafasını kemirirken çantasına topladığı malzemeleri alarak rapor vermek üzere koşar adım kuzeye doğru uzaklaştı. Bu balçık denizinde koşmak, kolay değildi.Kızıldağ’ın güneyinden dolanan Kızılırmağın yakınındaki kampa ulaştı.Mehmet Salih, doğrudan Osman Ağanın çadırına girdi. Sert bir asker selamı çakarak girdiği çadırda gördüklerini kısaca anlattı. Yalnız kurt meselesini sakladı. Gevezeliğin zamanı değildi.

Osman Ağa, hiç şaşırmamış yüzüyle yanında oturan altı kişiye tek tek baktı :
- Harp zamani hiçbir şeye şaşmamak lazimdur uşaklar !!.. İnsanoğlu bin bir türlü dona girer. Sen bin birinci donda yakalayacaksun ki, ecel düşmandan önce seni bulmasın. - Taburi beklemenun zamanı değul. Bize ganumet gerek ! İNİ köyü, pusu kuracak köy değildur. Bir bölük çapraz girersinuz içeru . Tepelerden kollariz sizu.Bahtımıza ne çıkarsa.Amma kıpırdayan herşeyu vurun. Unutmayınuz ki zor oyunu bozar !!... Dedi, ve eliyle çık işareti yaptı.

Mehmet Salih dışarı çıktı. Osman Ağa, çadırda yakın adamlarıyla beraber yalnız kaldı. Ne düşündüğü anlaşılmayan yüzüyle elindeki çubukla, toprağa belirsiz şekiller çiziyordu. Böyle yağmurlu günlerde, topal ayağı daha çok sızlıyordu.Gittiği Balkan harbinden sakat bacakla dönünce, adının önüne nam diye eklenen kelimeyi biliyordu. Artık eskisi gibi değildi hiçbir şey. Memlekette yedi yıldır harp vardı. Kendisi de eski Osman Ağa değildi.

Artık hiç kimseye acımıyordu. Karadenizde yolcu şileplerinde, canlı canlı gemi kazanlarına attığı Rumlar aklına geldi birden. Ölürken, ne çok bağırmışlardı. Kendisi de bacağından yaralandığında çok bağırmıştı. Sakat sakat Giresun’a döndüğünde kahraman gibi karşılanmayı bekliyordu. Pekte öyle olmadı. Ama gene de birkaç yıl fırtına gibi esti Giresun’da. Ne de olsa memlekette başıbozukluk vardı. Her şey kapanın elinde kalıyordu.

Herkese karşı savaşıyordu. Bazen ‘‘kara zıpkalılarla’’ Ruslara karşı , bazen Pontusçu Rumlara karşı , bazen de kanlarını sel gibi sel gibi akıttığı Şebinkarahisar ‘da Ermenilere karşı. Kimi zaman Türk köyleri hedefiydi Osman Ağa, bacağının acısını bütün dünyadan çıkarmaya çalışıyordu. Bu bazen Ermeni oluyordu, bazen Rum, bazen Kürt; eh bazen de Müslüman Türk !!!
Kendi kendini Belediye Başkanı ilan ediyordu bir zaman Giresun’da. Bir zaman Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti başkanı. Sırf kan dökmek değildi elbette amacı. İnsan cesetlerini üst üste yığdığı Rum, Ermeni, Kürt köylerinde hayvan sürülerini büyük bir ihtimamla topluyor Giresun’ da ki yaylasına aktarıyordu. Bu yaylada kimi zaman on bin koyun yayılıyordu, Kimi zamansa otuz bin !!!

Topal Osman,sabah çadırından çıktığında alayı toplanmış hazır bekliyordu. İkibin ikiyüz kadardılar.Kuvva-i Milliye ile iki gün sonra buluşacaklardı. Beraber hareket ediyorlardı.Her grup, bir diğerine harekatın seyrini rapor ediyordu. Sabah erken saatlerde ilk bölük, İNİ köyüne girdi. Tepeler tutulmuştu. İlk anda evlere giremediler. Buna cesaretleri yoktu. Hepsinin kafası karışmıştı.

Topal Osman planını geceden çoktan kurmuştu. Bu kadar kişi hayvanlarını yanlarına almadan köyü terk edemezdi. Nereye gidebilirlerdi ? Bunda bir iş vardı.İlk emrini verdi :
- Ahırlaru boşaltin !. Açikta çayırluğa göturup emnuyete alın !..

Böylece sürüler toplanarak köyün alt başındaki düzlüğe götürüldü.Osman Ağa evlerde ganimet adına ziynet , eşya , tahıl gibi şeyleri asla bulamayacağını çok iyi bildiğinden ikinci emrini gecikmeden verdi :
-İşaret ettiğum haçan bu dört ev dışında hepsinu yakin!
-Belki dumana misafir gelir !!!

Topal Osman köylü, milletini iyi tanırdı.Evi yanan köylü, yakınlardaysa mutlaka bir belirti verecekti. Köylü asker gibi düşünmez. Böylece nerede oldukları ortaya çıkacaktı. Gönüllü laz alayının askerleri, evleri kermeleri de kullanarak ateşe verdiler. Asırlık sedir, çam , köknar ağaçlarından yapılan ev damları , acı çeken bir devin kemik gıcırtıları gibi çatırdayıp yanmaya başladılar. Havaya ağır bir tezek , yün ve ağaç kokusu çökmüştü. Çıkan dumanlar, bulutlara ulaşan kuleler gibi yükselmişti.İNİ köyü, cayır cayır yanıyordu. Yalımlar, oradan oraya atlıyor ; sıcaktan eriyen, yarılan, parçalanan duvar taşları gürültüyle yıkılarak her yan harabeye dönüşüyordu.Tavuklar gürültüyle sağa sola kaçışıyor, Laz alayı bu manzarayı yüzlerine vuran kızıl alev renklerinin akislerinde izliyorlardı.

İşe yaramayacak denli yaşlı eşekler , atlar ve öküzler , kurşunlanarak bu yalımların içine atıldılar.Canlı canlı yanan et kokusu, cızırdayarak ağır ve nemli havada ortalığa yayıldı. Bu karabasan içinde, duman kuleleri çok uzaktan fark ediliyordu Koçgiri’de. İnsanlar ellerini alınlarına koyarak bu dumanları bir zaman seyre daldılar. Çok yakında bu dumanlar her yana yayılacaktı Koçgiri’de.
Bunun farkındaydılar......
Topal Osman, köyün içine bu karabasanda geldi. Daha önce inemeyişinin sebebi çok açıktı. Ortalıkta gizlenen bir fedai, anında vurabilirdi onu. Kimsenin olmadığından emin olduğu an köyün meydanına indi. Sırtını ayakta kalan dört evden en sağlamına yasladı.

Tam onbaşı yaverini çağıracaktı ki, yukarılardan bir çığlık koptu. Gökyüzü bu sesle yarılır gibi ikiye bölündü :

-Lo zalımo mala mın!!... Lo zalımo me şeütin yezidan !!!
( Zalim yezitler, evimi yakmayın !! ) diyerek köye koşan kadını, tepedekiler hemen fark ettiler. Altı yerden altı mermi patladı. Bir tanesi, kadının kolunu buldu. Yere yıkıldı. Mesafe uzaktı , kurşun tutmuyordu. Yanına yaklaşan diğer köylüsü, kadını çekti kaldırdı. Tepede mevzi alanlardan Selim Kaptan, diğerlerine ateş kes işareti verdi. Kadının, nereye kaçacağını takip edeceklerdi. Böylece köylülerin nerede saklandığı, ortaya çıkacaktı. Kadın, koluna giren erkekle birlikte, düşe kalka köyün yakınlarındaki mağaraya girdi. Dumanlar, bütün gücüyle şekilden şekile girerek, kendi etrafında dönerken, bazen inadına yükselmeden birikerek bir acayip gökyüzü oyununda kıvranırken, Osman Ağa kurmaylarıyla ev damının içerisinde konuşmaya başladı.
Selim Kaptan inatçıydı :
-Olmaz !! diyordu. Bu koca köy o mağaradan içeri girmez
-Olsa olsa uç beş ailedur.
Topal Osman ise aradığı delili bulmuştu :
-Bu köyün hayvanu bir yere kımıldamamuş ! Kaçan kişi, hayvaninu almaz mı ? Köylü kısmı hayvansuz topal gibudur!!.. Topal gibi derken yaptığı gafı fark etti. Arkadaşlarına döndü, yüzlerinde bir şeyler arar gibi bakıp, bacağının topallığına tekrar lanet ederek :
-Bu köyün hepsu mağarada değilse bile gene bu civarda gizleniyorlardur. Ganimetimiz çayırda duruyor. Sağlam sahip çıkın gözünuzun yaşina bakmam !! dedi
-Mağaranın çıkışunu bu gece tutun....Birkaç haberci çıkarın hemen! Bahtiyar! Resuller köyünden Türk köylüler gelsun buraya. İşimuz düşecek onlara. Adamlara da haber salın, Kürtçesi olan var midur? Konuşmak gerekecek ha bu mağaradakiler ilen !
Koca alaydan kimse çıkmadı; dahası Kürtlerle iş yapan varsa da, Kürtçe bildiğini belki de korkudan söylemedi.
Çaresiz, sabahı beklemek durumunda kaldılar....

Gece ay ışığı ilk kez çıktığında, İNİ köyünde kor kızıllığındaki alevler son nefesini alır gibi duman ve acı ot kokusunu, gökyüzüne yaymaya devam ediyordu.
Koçgiri, buralara çok uzak yollardan gelmişti.Hep acı çekerek , kahır içinde , açlık içinde , ölüm içinde , kan içinde. Birkaç aşiretten oluşuyordu Koçgiri boyu.......
İNİ’ye, Pervizanlar yerleşmişti. Pervizanların evleriydi yanan yıkılan, toprağa gömülen.
Gece karargah haline getirdiği köy damında Topal Osman, kendi adamlarıyla düzenli ordunun subaylarından ayrılıp, diğer dama geçerler.

Rojınge atılan odunların ateşinde baş başa verirler. Osman çok sinirlidir.Adamları böyle anlarda cevap vermez susarlar : “Ruslar ilen savaşta kaç yitiğumiz oldu?? Balkan harbini saymam bile. Biz bize lazimuz uşaklar. Ben buraya Ferik ( Korgeneral ) olmaya gelmedum. Harp zamanı şimdi. Çok işler daha olacak memlekette. Çok kapı var şimdi. Doğrusuni açmak gerek. Kendi kapimuz sağlam olsun deseyduk Giresun bize yeterdi. Buralarda dağlarda Kürt yemeye gelmezduk.!....



Mağara
Kıssadan hisse diyeceğum şudur ki, burada Kürt kovalamak iş değil!! Ermeni gibi kucağa düşmez bunlar. Daha altı gün önce görmedik mu Çıra gediğinde yatanları ?? Sadece ben, doksan erat ölüsü saydım. Gerisinu siz hesap edun. O sebepten bırakalım çeteleri Kuvayyıciler kovalasın. Bir boğazda karşılaşırsak ne ala, vuruşuruz. Amma buradaki köylüyü ezeceksun ki, bir daha aklına bile getirmeyecek isyan etmeyu. Pontusu , Rumu , Ermenisi şöyle dursun ; bu Kürt milleti Müslüman olduğundan, burnumizun dibunde karınca gibun olmuşlardır. Öldürmeklen bitmez, anlayacağinuz. Ezeceksun ki, korkacak el aman diyecek. Gerisi boş iştir. Yoksam bizim evlerimiz böyle dumanla tüter.
Osman Ağa, böyle söylerken eliyle pencereden, dışarıdaki duman bulutlarını gösteriyordu.
- Buradan iyiden iyiye mal alacağız.... Diyordu
-Mağaradaki Kürdoğullarında, illa ziynet altın neyim vardır. Hepinizin payı bende sabittir. Teminatı da, Osman Ağanizdur.
- Giresun’dan, İstanbul pazarına yollarız mal davarı şilep ilen. Bu iş biterse, asıl iş Ankara’da. Asıl kapı oradadır. Biraz da Ankara tanısın Osman Ağayı.
- Şimdi burada bu Koçgiri Kürdünü az biraz keseceğiz! Geride şahit kalsa da korkak şahit kalsın! Ben bu mağarayı bırakır, mal davarla çekip giderdim ama o mağara yarın Giresun yolunda peşime düşer.
- Yarın o mağarada istif edeceğim bu Kürdoğullarını ! Zaten sağ bırakmak günah ! Ellerinde ekmeklik köy bırakmadık !....
Bu son sözleri söylerken Osman Ağa hafifçe güldü. Adamları bu sözlere hiç şaşmadı. Kendileri bunu zaten biliyordu.....

Sabahleyin Resuller ve Bahtiyar köylerinden kırka yakın erkek, İNİ’ye geldiler. İyi Kürtçe bilen Sıtkı Hocayı , Osman Ağa yanına alarak mağaranın dört yüz metre yakınına kadar yaklaştı. Topraktan insan yumruğu gibi dimdik çıkan bir kayayı, siper alarak Sıtkı Hoca bağırdı:
- Euko ! Euko!, der kevın der ! Delli kesiyan nakıne ! We kı ber wı Orduya kır ; Wun dıbıne çété! We demme werra, hırabıtıya mezzın te sere we !!
( Ey kimse dışarı çıkın ! Kimseye dokunmayacağız ! Orduya karşı çıkarsanız ; siz de çete sayılırsınız. Asıl o zaman başınıza kötü işler gelecektir ! )

Bu sözlere karşı mağaradan hiçbir cevap gelmedi. Onlar cevabı , önceki gün köylerinin cayır cayır yanışıyla almışlardı. Mağaranın ağzı büyüktü. Havayla temas edince sertleşen cinsten beyaz kabuklu bir taştan oluşan mağara ağzı, içeri doğru çok genişliyor uzuyor ve koca bir ejderha ağzını andırıyordu. Mağaranın ağzını Alican , İlo ve Dursun Ap Kaso tutuyordu. Üçü de tüfekliydiler ve turnayı gözünden vuracak kadar nişancıydılar. Topal Osman eğer biraz yakına gelmiş olsaydı , gereken cevabı vereceklerdi. Ama şimdi susmayı tercih ettiler.
Mağaranın içine, Topal Osman’ın 47. Alayı köye gelmeden üç gün önce girmişlerdi. Onun öncesinde gerekli erzak, barınma malzemeleri, yatak yorgan, silah mühimmat ve yakacak odunları içeri yığmışlardı. Burada gerekirse birkaç ay kalmayı göze almışlardı. Köyün dışında sürekli gözetleyicileri bulunuyordu. Herhangi bir askeri birliğin yaklaşması halinde, derhal alarm verilecek ve mağaraya yerleşilecekti. 47.Alay köye yaklaşırken bu planlarını kusursuzca uyguladılar.
Topal Osman köyü gözetlediğini sanarken, İNİ’liler çok daha önceden alayın farkına varmışlardı.

Mağaraya sığınmak , büyük tartışmalar sonucunda alınmış bir karardı. Bir grup Munzurlara ulaşıp yazı Dersim’de geçirmeyi önermiş; ancak Çıra Gediğindeki çatışmada asker cesetleri yamaçları doldurunca bunun intikamı korkunç olur şüphesiyle mağarada kalmanın en akıllıca yol olduğu görüşünde birleştiler. Bu mevsimde Munzurlara ulaşmak kolay değildi.
Yüzlerce kişiydiler. Çevre Kürt köylerden de gelenler olmuştu. Gelenleri büyük bir dostlukla karşıladı İNİ köylüleri. Karanlık vadide ilerleyen sürüler gibi, İnsanoğlunun en yüce ve kutsal dayanışmasında burada birleşmişlerdi.

Kaderlerini burada, kendi köylerindeki mağarada karşılayacaklardı........

Kadınlar ve çocuklar, mağaranın en dip ve kuytu köşelerine yerleştirildiler. Erkekler, mağara ağzına siperler kazıp gerekli tahkimatı tamamladılar.İçeride su kaynağı vardı. Sıkıntı çekmeyeceklerdi. Ekmek pişirecek ocaklar kuruldu. Mağara o denli büyüktü ki, ocakların dumanları süzülerek hava akımıyla dışarı çıkıyordu. Hayvanlarını içeri alamamışlardı çünkü meraya otlamaya çıkamayan hayvanlar, içeride aç kalacaktı. İlkbahar olduğundan yığınak yapacak ot , samanda kalmamıştı. Ayrıca olası bir çatışmada panik yapacak olan sürü , o kargaşada insanları ezebilirdi. O sebepten mal davarı bu savaşın dışında tutmaya karar verdiler.

Herkes, büyük korku içindeydi. Burada kısılıp kalmaktan, ölümün bu karanlık mağarada kendilerini bulmasından korkuyorlardı. Bütün Dünya düşman olmuş kendilerini bu ine sıkıştırmıştı sanki...

Kaçacak yeri olmayan bütün canlıların ilkel güdüsü ortaya çıkmış, bıçak üstünde yürür gibi tüm duygu ve dikkatleri dışarıdan gelecek en ufak çıtırtıya kilitlenip kalmıştı.

Aleviliğin yüzyıllarca anlatılan katliam , yenilgi yok oluş hikayeleri akıllara düşüyor, Hz. Ali’ye yakarıyorlardı ‘‘Medet ya Ali !! ’’diyerek. Ali, bin yıldır ortaya çıkmamıştı. Bugün gelecek miydi acaba ???.......

Küçük Arze, mağaranın dip köşelerinden birinde, döşeğin içine iyice gömülmüş, başı annesinin avuçlarında, gözlerini inin ağzındaki gün ışığına, oradan tavanda asılı tek tük yarasaya, oradan da etrafında kümelenmiş yüzlerce insanın, sessiz bir denizi andıran manzarasına çevirip duruyordu....
Bu korkunç bir karabasandı ........

X X X X

Topal Osman, yanında duran Sıtkı Hocaya yavaşça eğildi: “Sen biraz daha yanaş mağaraya! Yapabilirsen içeruden biriyle konuşmaya çalış. Tanıdık biri vardır içerude, komşu köylüsün. İçeride kaç kişi var, silahları nedir anlar sağ salim geri dönersen cennetlik iş yapmış olursun.”
Bu sözlere karşılık Sıtkı Hoca telaşlanarak :
- Yapma ağam, buradan on adım atsam, o anda indirirler beni. Hele içeride Alican varsa kara toprağa sokar adamı.. Eskiden beri sevmez beni o !!

Topal Osman, hayır cevabına hiç gelemezdi .. Gözleri kan çanağı içinde :
- Ula sırtlanın tohimi işte arkanda benim namlu, önünde Alican’ın mavzeri beğen beğendiğinden bakalım.. Benim ademoğluna acıdığım görülmemiştir amma belki Alican’ın yüreği yumuşaktır.. Haydi yallah yürü !!!

Sıtkı Hocanın sırtından, buz gibi bir ter aktı. Ağzı kupkuru kalmış , mağaraya doğru birkaç adım atmıştı.. Ayaklarını sürüyerek ilerliyor, arada başını kaldırıp inin içine bakıyordu... Şu birkaç saniyede otuz yaş yaşlanmış gibi kamburu çıkmıştı. Belki de böyle yaparak kendini acındırıyordu.

Henüz yirmi adım atmadan içeriden beş mermi patladı. Biri Hocanın boynunu sıyırdı geçti... Daha ilk mermide Hoca, kendini hemen önündeki çukurluğa attı.. Mağaradan dehşetli bir ateş başlamıştı. Boşa da atmıyorlardı. Topal Osman’ın saklandığı kaya siperinin üst yanı tuzla buz olmuştu. Sıtkı Hoca, yüz üstü düştüğü çukurda boynunu tutuyordu... Elleri kan içinde kalmıştı...
Osman Ağa, yıllarca yaptığı insan avcılığından bu işin kolay olmadığını anlamıştı. Yanında dağ topları yoktu. Diğer taburun buraya gelmesi zaman alacaktı. Üstelik eğer mağara, tahmin ettiğinden büyükse atılacak toplar inin ağzını parçalamaktan başka bir işe yaramazdı.
Hemen kurmaylarını topladı.Fikirlerini alacaktı.
Lütfü Molla ilk sözü aldı :
- Osman ağam hile gerek. Mağaranın kaç girişi , çıkışı var bilmenin mümkünü yok. İçeride silahlı uşak çoksa baskın da yeriz. Bu Kürtler şeytan gibidir. Tam vurdum geçtim dersin ; bakmışsın ölüsü seni arkadan hançerlemiş !
Topuzluoğlu Selami :
- Bakın içeride mutlak kadın çocuk var. Kürdün erkeği kadını yanındaysa ağzı kanlı kurt gibi olur. Biz birkaç zaiyat verdirirsek onlarda işi gevşetirler. Molla doğru der amma, sağlam hile gerek evvela.
Ahmet Kaptan :
- Alayda Amasya Kızılbaşı Kara Kasım var. Aracı diyerek onu yollayalım. Ağzı çok laf yapar o kızılbaşın. Kapı ağzından üç el bombası atabilir. Mağara çok derin değilse gerisi kolay. İki günde köklerini keseriz ağam...dedi. Bu işe aklı yatan Osman ağa : -Tamamdur. Kasım’a haber verin. Bu işi yaparsa yüz koyundur hakkı. Öğlene yollayalum. Haydin şimdi işe koyulun !!

İlkbahar güneşinin burnunu azıcık gösterdiği öğlen saatinde, Kızılbaş Kara Kasım, mağara ağzına yaklaştı. Elinde beyazdan bir mendil sallıyordu.
- Ağalar !! Ben de yol ehliyim. Aliyyel Murteza yoluna baş koyanlardanım!! Amasya’dan Baba İshaktanım.!!
- Rızam azıcık konuşmaktır. Burada kimse kan dökmeyecek. Bizim sizin ilen işimiz yoktur. Bu işi yapanlar Alişan , Haydar Beydir. Alişir’ de münafıklık yapıyor.Aranızda onlardan, yakınlarından kimsecikler varsa teslim edin. Sizin kılınıza dokunulmayacak!!
- Osman Ağam merhametli adamdır.Ben onların yanında ekmek nasıl yerdim yoksa ? Dedi ve yaklaşmaya devam etti.
Kasım, insanoğlunun en sahtekar ve iğrenç özelliklerini içinde toplamış bir kişiydi. Para uğruna canını alamayacağı hiç kimse yoktu. Kendisi Türk Alevisiydi. Bu Koçgiri Kürdünü Aleviden saymıyor ; buradan kaldıracağı ganimeti düşlüyordu....

Mağarada Alican , bu gelen kişiyi gözetliyordu. Adamın ellerini vücudundan fazla ayırmaması dikkatini çekti. Hemen Dursun Ap Kasoya seslendi :
- Bu işte hile var Ap Dursun !! Sen üstbaşa çık tüfekle.Ben sol elimi başıma götürürsem tetiğe çök.
Dursun, derhal yerini aldı... Atıcılığına çok güveniyordu. Kasım, Jandarma kıyafeti ile mağara ağzına yirmi metre kadar yaklaştı.İçeriden Alican seslendi :
- Ellerini kaldır yaklaş Kızılbaşoğlu !! Diyerek mağaranın ağzına yaklaşan Alican, hemen sordu :
- Madem kan dökmeyeceksiniz ; evlerimizi neden yaktınız it oğlu it !!!
- Ağam aramızda Kuvayyiden kişiler var onların emridir. Osman Ağam çok direndi yakmayın el aman diyerek.
- Lafı çok uzatma namussuz !! Ne söyledi Osman ağan ??
Tek ayak üstünde bin bir yalanı anında düzen Kasım, ilk olaraktan dehşetli bir korkunun içine düştü..Bu adamların anlaşmaya niyetleri yoksa ; pekala vurabilirlerdi onu.
- Ağam evvela Osman Ağamdan mektup var. Teslim edeyim. Ben aracıyım.Elçiye zeval olmazmış. Alican , Kasım’ın her hareketini devinimini kaçırmadan izliyordu.
- Ellerin havada kalacak ! Mektup istemez ; ezberden konuşsun Osman Ağan !!.. dedi . Kasım terledi
- Ağam mektuptur bu .Rıza göster teslim edeyim de var sen gene okuma..İstemem ki burada Kızılbaş kanı dökülsün... derken elleri yavaşça aşağı inmeye devam ediyordu.Alican’da şimşek hızında elini başının üstüne götürdü.Dursun tetiğe bir kez çöktü.Mermi geldi Kasım’ın akciğerini deldi geçti.Ceplerindeki el bombalarına ulaşamamıştı.Yere yuvarlanarak mağara ağzına düştü.Alican yere çömelip sordu :
- Az sonra öleceksin.Bak içerisi Kızılbaş dolu.Söyle Osman ağanın niyeti topumuzun boğazını kesmektir değil mi ??




İni ( Demirtaş ) Köyü 2004


Kasım’ın ağzından sürekli kan dökülüyordu sert toprağa....Ağzından anlaşılmaz hırıltılar çıkıyordu.Bunca senelik düzenbazlığı, kıyıcılığı,şeytanla kol kola verdiği yıllar geçti gözünün önünden Kasım’ın. Şimdi, bu Kürt köyünde ölecekti.İçinden büyük bir kinle her şeye lanet etti. Elinde olsa, bütün insan soyunu kendisi ile birlikte karanlık toprağa götürürdü.Sonra, büyük bir umutsuzlukla ölümün soğuk nefesini hissetti. Korkudan büyüyen gözleri, Alican’a kilitlenip kalmıştı.

-Ben! Ben! derken, başı kanlı, sert, kızıl, toprağa düştü
Gizlendiği siperden çıkıp gelen Dursun, yerde yatan ölüyü içeri çekerek, üstünü aramaya başladı.İşe yarar silah ve mermi için elbiseleri yoklarken ; el bombalarına ulaştı.Dikkatle çıkarıp, eliyle içeride gizlenen kalabalığa doğru gösterdi.
- İşte, dışarıdaki Topalın bize dost diye gönderdiği adam, böyle bir Elk’tir. (*) Bizim kanımızı içmeden gitmeyecek. Onun için burası can pazarıdır, hesabınızı ona göre yapın.Anlaşmak bu adamın kitabında yoktur. Dedikten sonra elindeki bombaları herkesin göreceği kadar kaldırarak :
- Onların bildiği kitap işte bu demir şeytandır !!!

Kalabalıktan askerlik yapmışların dışında hiç kimse, bu bombaların ne olduğunu, insanı nasıl öldürdüğünü bilemedi. Yavaş yavaş ölüye yaklaştılar. Hepsinin gözleri, ölü bir kurt leşini gören boğa sürüsünün kinini taşıyordu.Her biri, ölüyü bu kinle parçalamak amacıyla en ufak kıvılcımı bekliyordu. İçeride kısılıp kalmanın ve ölümü beklemenin acısını, bu ölüden çıkarmak için. Yaşlı kadınlar ölüye daha da yaklaştılar. Varı yoğu evinin, ahırının yanışını kendi gözleriyle izleyen Sose Nene, ölümün bu soğuk ve karanlık mağarasında, insanlığın çok ötesinde olan duygularla elindeki orağı havaya kaldırdı. Orak dışarıdan gelen ışıkla havada bir an parladı.
Alican, o an anladı ki, kalabalık hıncını bu ölüden alacak, havaya kalkan eli yakaladı ve bağırdı :
- Öfkeniz var ise ölüye değil, diriye saklayın ! Dışarıda diriden çok adam var. Haydin içeri çekilin !... dedi.

İki erkek, Kasım’ı mağaranın girişine yakın yumuşak toprağa hemen gömdüler. Pusuda bekleyenler Kasım’dan ümidi kesmişlerdi. Bu kadar zamanda, dönmüş olması gerekti. Dönmediğine göre ya ölmüş yada içeridekilere katılmıştır dediler. Her durumda Kasım, artık işe yaramazdı.

Aynı anda da dışarıdan mağaraya doğru dehşetli bir ateş başladı. İki makineli tüfeğin eşliğinde süren bu mermi yağmurunda, içerdekiler siperlerinden başlarını dahi kaldıramadılar. Bu sırada atılan mermilerden biri mağaranın iç duvarına da çarparak eli silahta bekleyen Dursun Akyol’un bacağına saplandı. Hemen içeri çektiler.Yarası içeride sarılıp tedavi edilecekti. Kurşun yağmuru azalmasına rağmen, ritmik olarak düzenli bir şekilde devam etti. Kapı ağzındaki nöbetçiler daha da içeri çekildiler. Eğer içeri bir saldırı yapılırsa daralan geçitte karşılamak daha kolay olacaktı.

Gece bastırmıştı. Dışarıdan aralıklarla da olsa mermi atılırken, içeride ekmek pişirilmeye başlanmıştı. Dünya üzerinde bir daha eşi çok az görülebilecek, acı bir hikayenin manzarasıydı burada yaşanan. Dışarıda katliam yapmak için uğraşan bir vahşi sürü ve yüz metre içeride pişen ocaktan ekmek dürüp , yiyen çocuklar.
Bunu bir daha nerede görebilirdiniz ???


---------------------------------------------------------------------

(*) ELK : Tüm Dünya kültürlerinde benzer özellikleri olan ve Koçgiri Pagan inanışları içerisinde, bir dişi efsane yaratığıdır. Yaşlı, çirkin vücudu çıplak ve kıllarla örtülü olup, hamile kadınlar, onların bebekleri, atlar ve ıssız arazide yalnız seyahat eden yolcuları kurban seçer. Dönem dönem ölüp sessizliğe gömüldüğü, ancak tekrar dirilerek ölümsüz bir amaca hizmet ettiği söylenir. Elk’e ilişkin inanışlar ve hikayeler çok zengin, metafizik dokusu oldukça derin olduğundan burada kısaca geçiyoruz.

Topal Osman’ı, gece uyku tutmamıştı. Öfkesinden dişlerini sıkıyordu. Bu köyde fazla kalamazdı ve içeridekilerin işini bir an önce görmeliydi.Sürekli mermi atılması emrini, kendisi bizzat vermişti çünkü içeridekilerin eninde sonunda bu baskıya dayanamayıp teslim olacaklarını umuyordu.İçeride yüzlerce kişinin ve onlara ait ziynet eşyasının olma ihtimali ; delirtiyordu Osman Ağa’yı.

O gece, mağaradakiler uyumadılar.Uyurlarsa, sabah uyanamayacaklarından korkuyorlardı. Genç kızlar, yanlarına hançer almışlardı. Eğer sağ yakalanırlarsa başlarına nelerin geleceğini kestiriyor ve canlarına kıyacaklarına ant içiyorlardı. Cerpazin’den gelip kışı Koçgiri’de geçiren Seyyit Cafer dede , ateşin başında oturuyor cesareti kırılanlara, nasihatlar veriyordu. Tesadüfen İNİ köyünde kalması onunda aynı kaderi paylaşmasını sağlamıştı. Yaşı seksene yaklaşıyordu ve abanoz sakalı ateşin parıltısında bronza çalıyordu. Bütün bu yörede çok kutsal bir kişi sayılıyordu. Diğer Dedeler gibi hediye kabul etmez ; bunu yapanlara sövüp sayardı. ‘‘ İnsan kutsal kişi olmaz ! Kişiyi kutsal görmek saçmalıkların en büyüğüdür ’’... derdi.

Nöbet değiştirenler, ateşin dibine gelip Dedenin elini öpüp niyaz dilediler. İnsanoğlu ne zaman zor bir duruma düşse görünmez duyulmaz şeylerden medet arar. İşte bu mağaraya sığınan yüzlerce insan, Cafer Dedeyi böyle görüyordu. Onun Hz. Ali’ye yalvarmasını eğer bunu yaparsa Ali’nin sesini duyacağını söylediler. Birkaç yaşlı kadın da geldi el öptü. Ateşin başına biriken insanlar , yüzlerindeki bütün umudu , yaşama dair kırıntıları Dedenin gözlerine bakarak hayatta tutmaya çabalıyordu.

Cafer Dede, bu ömründe çok şey görmüştü. Gençliğinde dağlarda on iki yıl çete olarak gezmişti.Diyarbekir’den Erzurum’a, Malatya’dan Tokat’a kadar görmediği gezmediği dağ kalmamıştı. Bu mağaradaki insanların, kendisini umut olarak görmesinin ne kadar tehlikeli olduğunu biliyordu. Bu çözülmenin , pes etmenin ilk adımıydı.Bir avuç bilgisi olmayan onca dedenin , köylülerin sırtından nasıl insafsızca geçindiğini çok iyi biliyordu. O sebepten korku köylüden değil ; dededen başlıyordu.Yezitlerde kadı neyse ; dedelerde , bizde oydu.Bu insanlar yüzlerce yıl Ali’yi , İmam mehdiyi kendilerini zulümden kurtarmaları için beklemişti.Ama işte onların yerine binlerce yıldır ,Topal Osman gibileri geliyordu.

Cafer Dede, eliyle odun yığınağında asılı olan sazını işaret etti. Gençler hemen hoplayarak getirdiler.Sazına Gijbun diyordu. Saldırıya hazırlanan kurtların , köpeklerin tüylerinin dikilmesi anlamına geliyordu. Bu sazı, çok ender zamanlarda çalardı.Kendi öfkesinin doruğa çıktığı anlarda Dünyaya bağlamasıyla sataşırdı. Eliyle ayakta kalmış olanlara, ateşin etrafında oturun şeklinde bir işaret yaptı. Yüzlerce insan sessizce bu emri uyguladı.

Dışarıdan aralıklarla mermi sesleri gelirken içeride neredeyse çıt çıkmıyordu. Çok konuşkan olan Pervizanlılar, mağarada neredeyse hiç konuşmuyorlar işaretler mimiklerle geçiştiriyorlardı.Konuşurlarsa, dışarıdakilerce fark edilip, öldürüleceklerini sanıyorlardı.

Oysa düşmanın kendilerini katletmek için planlar yapıp, mağaranın burnunun dibinde pusuda beklediğini zaten biliyorlardı. İşte bu, hayatın en büyük paradoksuydu.Dünyanın dayattığı gerçeklerin sınırına gelindiği an ; bu sınırın yok sayılmak istenmesiydi bu paradoks.


Seyyit Cafer, bağlamasını kucağına koydu ama mızraba sarılmadı. Bunca insanın şu an türkülere, nasihatlere, masallara değil gerçeklere ihtiyacı vardı.Sözü aldı :
- Sözlerim nasihat değildir biliniz. Beni hem beş yaşında hem de seksen yaşında sayacaksınız.... Ölüm karşısında titrememiş kişi ; ölümle hiç karşılaşmamış demektir. Şimdi dışarıda ölüm kapıda bekliyor. Ömür nasıl geçiyorsa ölüm de kapıya gelecektir bir zaman. Karanlık çağlardan bu yana, insan kemiğinin karışmadığı toprak kalmamıştır. O sebepten ölüm her an ayağımızın altındaki toprakta gölgemizle beraber dolanır. Sen öleceksin ki kurt, kuş, karınca yemek bulacak. O da çürüyecek bir ağaca can verecek.

-Şunu bilin ki kimse yardıma gelmeyecek bize. Ne Ali, ne Mehdi ne de Hızır. Ali’ de sizin benim gibi bir ademoğluydu. Allah’ın Arslanıydı evet ama insandı.... Mülcem, hançeri sapladığında o da öldü.
-Burada biz savaşacağız sadece !! Bizim dışımızdaki her şeyden, ümidinizi keseceksiniz. Ancak o zaman, ölüme karşı gerçek savaşçı olursunuz. Gökten kırat üstünde erenlerden bir eren, gelip kurtaracaksa bizi bu topalın elinden ; o zaman lanet olsun bize !! Burada gebermek daha hakça olur.

- Bunca dede gelip gider Koçgiri’ye ; hangisi zalime karşı vuruşuyor ha?? Hepsi geri kaçtı Dersim’in sıcak damlarına. Rahat zamanda gelip saz çalarlar ; harp zamanı kaçarlar. İşte sizler de bunlardan keramet bekler ; korkaktan medet dilenirsiniz... O sebepten bana dede diyenler varsa zinhar kabul etmem. Ben Cerpazin’den Mısto’nun oğlu Caferim. Dağlarda eşkıya gezerken ben de insan vurdum. Bir insan nasıl ölür, iyi bilirim. Şimdi de bu yaşta kocamışlıkta, çocuk gelse boğazlar beni. Bu kalabalıkta en zavallı kişi sayacaksınız kocamış Cafer’i. Bu dar günde, eğer ki kırktan yediden medet beklerseniz, topunuzu zavallı sayarım. Kendim de bu inden çıkar giderim. Bu zalim topal, beni vurmaya bile değer görüp mermi yakmaz. Şimdi siz tüfenge , mavzere, yabaya , nacağa sıkı sarılacaksınız. Herkes kendisi kadar yiğittir!!.

İnsanlar, bu şok edici sözler karşısında mırıldanma-ya başladılar.Asla kabul etmeyenler bile yüksek sözle ortaya çıkmadılar. Seyyit Cafer, amacına ulaşmıştı. Bu kalabalığı, gökyüzünden, umutsuzluktan, tekrar mağaraya, gerçeğe indirmişti.

Bu köye misafir olduğu ilk geceden cem kurmuştu Seyyit. Yaşlılardan iyi semah dönen dört erkeği , üç kadını ayağa kalkmaları için işaret etti. Böylece yedi kişi oluyorlardı. Büyük ateşin etrafını boşalttılar. Semah ağırdan başladı. Dışarıdan atılan mermiler ayakta semaha duranların ritimlerine uymaya başlamıştı.

İnsanlık tarihinde çok önemli semahlar dönülmüştü. Baba Resul’de, Baba İshak’ta, Şahkulu’da, Pir Sultan’da... İni mağarası semahı da bu büyük zincire eklenmişti. Burada ayakta bin bir figürde etraflarında dönen ve onları seyrederken hiç kimseden yardım beklemeyen bu kalabalık, ölüme karşı semaha dönüyordu
Artık bu mağarada maddi hiçbir şeyin cinsiyetin yaşın önemi yoktur. Sadece saf gerçeklik ve müzik vardır. Ateşin etrafında semaha dönenler evreni ve onu oluşturan her şeyi temsil ederler. Evrende her şey hareket halindedir ve birbiri etrafında dönmektedir.

Böylece insanoğlu, bunu fark etmekle en kutsal mertebeye çıkmaktadır. İnsanoğlunun en büyük görevinin diğer insanları sevmek olduğu ve zulme karşı direnmesi gerektiği burada anlatılır. Sadece birer sembol olan Hz. Hüseyin ve yandaşlarına yakılan ağıt, aslında eski yenilgilere yıkımlara kıyımlara karışan hüznün sesidir. Ağırdan başlayan semah töreni, gittikçe hızlanır ve doruk noktasında patlayarak tekrar eski ritmine döner. Amaç insanoğlunun ve kainatın evrimini yani doğup büyüyüp gelişip ölmesini sembolize etmektir.

Mağaradaki bu dehşet semahta ateşin etrafında dönenlerin gölgeleri, duvarlara vuruyor; akla hayale gelmez görüntüler oluşturuyorlardı. Bazen bir eski zaman devi; bazen bir kanatlı canavar; bazen uzayıp kısalan bir yılan gibi hareket eden gölgeler, bu kozmik mağara gecesinde pek çok misafir çağırıyordu. Artık bu mağaradakiler İNİ’li Pervazinliler değildiler. Onlar, herhangi bir zamanda herhangi bir durumda yaşayan yada ölmüş bütün insanların uçsuz bucaksız karanlık denizinde yalnız ya da hep beraber yürüyen bir kervandılar.

Dumanlı mağaraya, ateşe gölgelere başkaları da karışmıştı.Oturan kalabalığın gizli kalmış düşlerindeki İsthar, Mithra, Enkidu, Enlil, Ahriman, Hürmüz, Zerdüşt, Nemrut, Dehhak, Demirci Kawa ortaya çıkmıştı........ Eski zamanların bu iyi, kötü tanrıları, kahramanları, peygamberleri, mağarada geceye sislere ateşe gölgelere gelip konuk olmuşlardı.Semah dönenleri izlerken kimi zaman onlarda ateşe yaklaşıyor yalımları yüzüne vuruyor , kimi zaman bağlamanın korkunç çığlıklarında ses olup dışarıdaki karanlık göklerdeki yıldızlara ulaşıyorlardı. Zaman ve mekan anlamını yitirmişti.

İşte bu anlarda çömelip diz kıran insanlar, anlamaya başladılar ki ancak kendileri çağırdığında geliyordu bunlar. Onların düşlerinde, ateşlerinde, gölgelerinde, sislerinde, misafir olup geri dönüyorlardı. Tıpkı Dersim’e geri kaçan dedeler gibi.Bir an geliyordu ki insan çırılçıplak bütün Dünyanın ortasında, çaresizce yapayalnız kalıyordu ve ancak uçurumun dibinde tek başına dikildiğinde kendi kaderini ellerine alıyorlardı.

Buradaki insanlar işte bu gece , kendi kaderlerini ellerine aldılar. Hiç kimseyi hiçbir şeyi beklemeden, kendi kaderlerini dimdik durarak yaşamayı bu akıl almaz semah gecesinde öğrendiler.Seyyit Cafer hiç duyulmamış beyitlere düşmüştü artık :

- Lo zalıman, lo zalıman, lauk’e mın kuşt ; mın berdan !!
- Mavzere mın bıdın ; der kevime çiyan berfan..
- Tope tüfenge düne kombınji kés mın nıkkay...
- Nave mınji mere set’i meran , Şah’i merdan!!

Bu korkunç intikam dizelerinde, Seyyit Cafer Dede’nin dağlara çıkış öyküsünün gizleri yatıyordu. O gece İNİ mağarasındakiler uyuduklarında kaderlerini ellerine almış bir topluluktu. Bu, insan soyunun ulaşabileceği en kutsal soyluluktu.
Topal Osman, sabaha kadar ihtimalleri düşünmüş ve nihayetinde mağaradakileri dumanla boğmayı kafasına koymuştu. Ordu kuvvetlerinden sürekli daha güneye inmesi yönünde emir aldığından bu köyde fazla kalması zor gözüküyordu. Mağaranın üstü dev bir alaca kaya kütlesiydi. Ana girişe doğrudan yaklaşıp ateşe vermek, çok ama çok zordu. Buraya küçük bir meyilden geçilerek tırmanılıyor ; mağaranın ağzına önündeki minik düzlükten geçilerek giriliyordu.Neredeyse dimdik yükselen kaya duvarının üstünden yakacak malzeme yığmak imkansızdı.

Önce yakılacak ağaç , kerme ve diğer malzemeleri küçük yokuşun dibine yığdılar.Bu esnada girişin iki yanındaki yamaçlarda mevzilenen laz alayı nişancıları, mağaranın tam içine doğru dehşetli bir ateşe başladılar. Amaç içeridekilerin başlarını bile kaldıramamasıydı.

Bunda başarılı da oldular. Bu yığınak, inin tam dibine kadar götürüldü ve gazyağı yardımıyla hemen tutuşturuldu. Alevler kısa sürede büyüdü ve ağızdaki kayaları gürültüyle ısıtmaya başladı. Ateş, laz alayı tarafından sürekli besleniyor ve diri tutuluyordu. İçeri yapılan ateş kesintisiz sürüyordu. Mağara ağzı, bir zaman sonra kapkara oldu. Bu haliyle, Odysseus’un bilge kahin Teiresias’tan akıl almak için gittiği ve iki canavarın koruduğu ölüler ülkesinin kapısını andırıyordu.

Ancak ne tuhaftır ki duman bulutu, koca kaya kütlesi boyunca yukarı süzüldüğü halde içeri girmiyordu. Özellikle boğucu olsun diye atılan yatak yorgan parçalarına rağmen kara bir ejderhayı andıran bu duman bulutu mağaranın ağzını şöyle bir yokluyor ancak ilk hamleden sonra geri çekilip; kaya duvarına yaslanarak göğe doğru yükseliyordu. İçerideki hava akımının bu işte rolü vardı.

Mağara dışında mevzilenenler ve başta Topal Osman dudaklarını ısırıyor ve galiz küfürler savuruyordu. Ateşi o gün boyunca diri tuttular fakat içeridekileri öksürtecek miktarda dumanı dahi mağaraya sokamadılar. Belki de başka bir yol denemeliydiler ama neyle? nasıl ?

Gece kaya kütlesinin üst yanından mağaranın içine doğru süzülen küçük su sızıntısına zehir kattılar ama bununda işe yarayacağını ummuyorlardı. Mağarada mutlaka su olmalıydı çünkü susuz kalmak pahasına burada günlerce beklemeyi göze almış olamazlardı.

Topal Osman, sabah hemen adamlarıyla bir durum değerlendirmesi yaptı ve burada daha fazla kalamayacaklarını anladı.İçeriye yapılacak, toplu bir hücum çok fazla adamının ölümüne yol açacaktı.Belki de hepsinin.... Mağaradaki silahlı kişilerin sayısını bilmiyordu ve çok iyi atıcı olduklarına gözleriyle şahit olmuştu.

Artık güneydeki köylerle ilgilenmeliydi.Katledilecek çok köy vardı ve çok mal davar .... Seksen adamını İNİ köyünde bıraktı.Resuller ve Bahtiyar köyünden gelen Türk köylüleri de toplayarak onlara :
-Burada bu mağarayi bekleyeceksunuz! İcap eder ise bir ay, iki ay. Elli koyin bırakiyrum size. Haçan her gun birinu kesersunuz. Benum geri dönmem de o kadar sürer. Dönduğumda ha bu indekuler yaşar ise sizi sokarim içeru bilesinuz!.
Topal Osman, köyün sürüsünü adamlarıyla Giresun’a yollamak için hazırlığını yaptı.Bu sürüler her köyden toplanarak belli bir yerde birikiyor ; oradan da Giresun’a yola çıkıyordu. Köyde kalacak olan birliğin başına Ensar Çavuşu bıraktı. Öğlen saatlerine yakın alayının başında köyden çıkıp güneye doğru gitti...

Artık iki taraf için bekleme zamanı gelmişti. Ne dışarııdakiler içeri yaklaşabiliyor ne içeridekiler dışarı başlarını çıkarabiliyorlardı. Mağaranın içi tam bir düzen almıştı. Sular ısıtılıp kapalı bölmelerde banyo yapılıyor; yemekler ekmekler pişiriliyor,düzenli ve dikkatli bir şekilde nöbet tutuluyor ve gece ateş başlarında buradan kurtulmanın çareleri araştırılıyordu.

İnsanlar aradan geçen on beş günde bu hayata alışmıştı. Hayatta kalma mücadelesinde bu duruma ayak uydurmaktan başka seçenek yoktu. Ama yiyecekleri de gittikçe azalıyordu. Katığın zaten az olduğu ilkbahar günlerinde bu inde daha ne kadar dayanabilirlerdi ?

Aysız bir zifiri karanlık gecede dört erkek siyah çaputlarla giydirildi. On iki yaşındaki Paşo’da bütün itirazlara rağmen gruba katıldı. Köyün en yırtıcı çocuğuydu. Burada kısılıp kalmaktan usanmış, dışarıyı görmek istiyordu. Gecenin bir yarısı kara çaputlu grup sürünerek dışarı çıktılar. Yedeğe gömdükleri axhpindeki, una, bulgura ulaşana kadar dizleri kolları sıyrılıp kan içinde kaldı. Geri döndüklerinde kan ter içinde kalmışlardı. Getirmiş oldukları yiyecek çok değerliydi, ancak ne kadar yeterdi ? Umutsuzluk, mağaraya açlık korkusu olarak çökmeye başlamıştı.

Yirminci günde, ateş başında önemli bir toplantı yaptı Pervazinliler. Halil Hayri aldı sözü :
- Bu adamlarla anlaşmanın yolu yoktur. Bizim kefenlerimizin dışında bir şeyi kabul etmez bunlar. Gündüz saydım, belki iki yüz kişiler. Buradan topluca çıkış yapsak kadın çocuk var. Çok yitik veririz. Resullerden, Bahtiyardan Tırk köylüler gelmiş. Onlar da var epey.
- Ben bu durumda erkekler baskına çıksın derim. Biz bunlar ilen iki saat çarpışsak; kadınlar çocuklar çemberden çıkar uzağa varırlar. Seyidhan itiraz etti:
- O işin garantisi yok Hayri. Lazlar bizi bırakıp kaçanların peşine düşerse ne yapacağız?
İsmail Çavuş söz aldı :
-Ben derim ki, iki haberci çıkaralım gece gizliden. Kuruçaya varırlarsa yardım getirirler. Dışarıdakileri arkadan on adam sarsa biz bu çemberden çıkarız. Bu kez Muso itiraz etti:
- İsmail Çavuş , bu iş sırf bizim köyün başına gelse haklısın. Bak topal bizi bıraktı çekti gitti. Bunlar Koçgiri’de taş üstünde taş bırakmazlar. Bir ordu gelmiş , asker kum gibi. Yani bize yardım etmeye kimse gelmeyecek. Herkes can derdinde. Belki biz çoğundan rahatız bu inde.
Elbeyi, habire bıyığını sıvazlıyordu. Sonra ayağa kalktı. Epeydir söylemek istediği şeyler vardı :
- Bakın ben bu mağaranın içini dışını bilirim. Bana akılsız demeyin ama hemen. Bir fikrim var ki, bizi çıkartabilir dışarı. Tepenin arka başında küçük bir su sızıyor toprağa. Hepiniz de bilirsiniz zaten. Bu mağaranın da arka ucundan su giriyor içeri. Aşağıda göllenip dibe çekiliyor. Ben diyorum ki, arka uçla yamaç arası olsa olsa on beş yirmi metredir. Oradan havada akıyor içeri çünkü. Yoksa bu yezitlerin dumanı içeri neden girmedi?? Gelin burayı kazalım. Elimizde malzeme var. Oradan çıkış bulursak burnumuz kanamadan kaçar gideriz.

Bu fikir, büyük tartışmalara yol açtı. Her kafadan bir söz çıktı ama nihayetinde söz konusu yere gidip incelemeye de karar verdiler. Karanlık dehlizlerde ilerledikçe kayaların rengi ve havanın kokusu değişiyordu. Elbeyi’nin anlattığı yere geldiklerinde haklı olduğunu gördüler. Burada mağara duvarı da yumuşak bir örtüyle kaplıydı. Eğer kaya duvarına rastlamış olsalardı işleri çok zor olacaktı.

Köylüler bu yeni ve büyük umutla işe koyuldular. Hiç durmaksızın, ellerin parmakların su toplamasına kanamasına aldırmadan kazmaya devam ettiler. Kadınlar, bu ölümüne çalışma esnasında en az erkekleri kadar çabalıyor; ellerindeki malzemeyle olacak en güzel yemekleri hazırlıyor, elleri patlayan , kanayanlara merhem sürüp sarıyorlardı. Koçgiri kadını, erkeğinin ne arkasında ne de önündeydi. Tam anlamıyla yanında, bu çilekeş dünyada yan yanaydılar.

Kapıdaki nöbetçiler, kazı çalışmasını gizlemek amacıyla laz alaylarına daha fazla mermi sıkıyor; dikkatlerini dağıtıyorlardı. Özellikle Alican ve Dursun, pusudakilere sözle sataşıyor onlara, rahat düşünecek fırsatı vermiyorlardı. Hele ara sıra dağlarda yankılanan sesleriyle söyledikleri Koçgiri türküleri mağaranın ağzından yayılıyor; köyün yıkık duvarlarında dolaşıyor, pusudaki laz alaylarının kulaklarında patlıyor ve araziye dağılıyordu.

Kazı çalışması oldukça ilerlemiş; ancak yiyecekleri de o ölçüde tükenmişti. Mağaraya girdikleri günden bu yana tam olarak kırk üç gün geçmişti. Kazılan geçidin en sonunda İlo, elindeki kazmayı vurduğunda, yukarıdan kuru çakıl döküldü. Bu günlerce çalışmanın sonucu başardıklarını gösteriyordu. Gecenin yarısında İlo, biraz daha çabalayınca temiz havaya ulaşıp bir karış boşluktan gökteki yıldızları gördü.

Artık özgürdüler... Ancak çıkışı da planlı ve düzenli yapmalıydılar. Aksi takdirde bir facia yaşanabilirdi.

Ertesi gün, herkes büyük bir coşku içerisinde hazırlığını yaptı. Dışarıdakilerin kafasını karıştırmak için aracı gönderip pazarlık yapmak istediklerini söylediler. Bu duruma şaşıran laz alayı askerleri tekrar teslim olmalarını, aksi takdirde burada sonuna kadar bekleyeceklerini söylediler. İnde saklananlar adına konuşan Laçinoğullarından Temir oğlu Hüseyin , düşünmek ve konuşmak için bir gün mühlet istedi.

Laz alayındakiler buna “hay hay” dediler. ’’Vakit sizin bol keseden harcayın’’ Beklemek onların da işine geliyordu. Her gün kesilen bir koyunu iştahla yemek bu topraklarda az bulunan bir nimetti.
Plana göre tam gece yarısı geçidin ağzı iyice genişletilecek. Herkes koyu renk elbise giyerek Halilan ve Bahtiyar köyü mıntıkasına doğru kaçılacaktı. Zaten o köyün erkekleri de dışarıda beklediklerinden bölgeden uzaklaşmak daha rahat olacaktı.

Alican, Dursun, Ap Kaso, Ap İbo, Ap Hasan ve İlo çete savaşına zaten alışkın olduklarından mağarada birkaç gün daha kalacak ve birliğin buradan ayrılmasına engel olmaya çalışacaklardı. Büyük kaçışın akabinde bu grup, çıkış deliğini kapatıp kendilerinin kaçma anına dek her şeyi gizli tutacaklardı. Avuçlarının içi gibi tanıdıkları bu topraklarda; saklanacak en ufak deliği bile biliyorlardı.

Geceye doğru mağaradaki kalabalık bir birine sarılıp helalleşmeye başladı. Her yaşlı bir gence emanet edilmişti. Kimse yarı yolda bırakılmayacaktı. Yürüyemeyecek denli hasta olanlar güçlü erkeklerce sırayla taşınacaklardı. Seyyit Cafer Dede, bu gece sanki gençleşmiş, etrafına talimatlar yağdırıyordu. Mağarada kalacak gruptaki erkeklerin eşleri, sessizce ağlıyor ve kimsenin duyamayacağı bir tonda kocalarına Kürtçenin en derin sözlerinde veda ediyorlardı. Kayınpederlerinin yanında ağlayıp, yüksek sesle konuşamazlardı. Bu büyük bir saygısızlık sayılıyordu. İnde fedai olarak kalanlar, çocuklarını son kez öpüp bağırlarına bastılar. İleride mutlaka tekrar buluşacaklardı.

İnsanlar bu akıl almaz, kırk dört günlük ömürlerini geçirdikleri mağaranın duvarlarına son kez dokunup geçide doğru yığılmaya başladılar. Köyün gençlerinden Şahbaz, ilk olaraktan geçitten çıkıp gökyüzüne baktı. İçeride sanki bir ömür kalmışlardı. Kendisine verilen görev uyarınca birkaç yüz metrelik alanı dikkatle dolaştı ve güvenli olduğuna kanaat getirince tekrar dehlize dönüp işaretini verdi.

Yüzlerce insan, tek koldan çıkmaya başladılar. Çok sessizdiler. Gökte ay yoktu çünkü bunu hesaplamışlardı. Uyutulmuş çocukları uyandırmamaya büyük özen gösterilerek yamaç aşağı hızla inmeğe başladılar. Koçgiri karanlığının dehşet ayazı bu gece vız geliyordu. Son kişi mağaradan çıktığında, ilk çıkan köyden uzaklaşmıştı. Belirli aralıklarla ve birbirilerini kaybetmeden hızlı adımlarla yürüyorlardı. Hasköy, İni, Golla Hemo köylerinin Pervazinlileri Şuğulüleri, Laçinleri, Dımıllileri bu katran karası gecede; zalimin avucundan bir su gibi kayıp Koçgirinin dağlarına doğru yol aldılar.

Mağarada kalan fedailer, kadın çocuk ve yaşlıların sağ salim kaçmalarının ardından büyük bir rahatlamayla laz alayı ile adeta alay ederek bir haftaya yakın oyalamış; birliğin köyde kalmalarını sağlamıştı.Kendi yaşlıları, kadınları, çocukları uğruna fedakarca ölümü göze alan bu yiğit kişiler; gene bir sisli gece yarısı usulca çıkıştan sızarak; Koçgirinin artık yeşillenmiş bayırında kartal gibi süzülerek; bilinmez bir yere doğru uzaklaştılar.
Sis, içinde hemen yok olmuşlardı....

x x x x x

Rüzgar, bu gece kayaların arasından geçip meşeliklere vururken daha önce hiç duyulmamış bambaşka bir sesle uğulduyordu. Mağaradan son çıkan fedailerin, dışarıda pusuda bekleyenleri oyalamak için ağıza yakın yerde yaktıkları ateşin yalımları, birden bire karabasan gibi esen rüzgarla savrulmaya başladı.

Ağaçların, suların, kayaların, çalıların, vadilerin, çayırların, bin bir tonda gölgeler verdiği bu gecede; İni mağarasına konuklar inmeye başlamıştı belki de. Onlar gelmiş miydi, yoksa sadece rüzgar ve gölgelerin oyunu muydu, bunu hiç kimse hiçbir zaman bilemeyecekti. Mağaranın çıkışından geçen rüzgar burada insan sesine benzer bir sesle inlemeye başladı.

Yanan ateş, duvarlara kusursuz karmaşıklıkta gölgeler sunarken İsthar , Mithra, Enkidu, Enlil, Ahriman, Hürmüz, Ahuramazda, Zerdüşt, Nemrut, Dehhak, Demirci Kawa, Mehdi Resul ve adını bilmediğimiz niceleriyle birlikte eski zamanların korkunç karanlıklarından bu mağaranın dehşetli yalnızlığına bir an olsun misafir olmaya gelmişlerdi belki...
Yüzlerce kişiyle ateş başında semaha duran kalabalığın yerine, bu gece mağarayı ıssız görünce, şaşkınlıkla bu gölgeler diyarında en dip dehlizlerde gezinmeye başladılar. Kırk dört gün, bu inde barınıp; ölüme karşı direnen insanlara ait en ufak bir iz bulamadılar. Geride yanmış ocak külleri, ve taşınamayacak denli ağır eşyalar kalmıştı.

Tarihin diplerinden kopup gelen bu misafirler, çok iyi biliyorlardı ki, sadece hayallerle besleniyorlardı. İnsanoğlunun umutsuzluk içerisinde kaldığı uçurum diplerinde, birer düş; birer karabasan gibi ortaya çıkıyorlardı.

Kaderlerini ellerinde tutan bu topluluk, mağaradan çıkışta hiçbir şeye yalvarmamış yakarmamıştı. Bu yüzden mağaranın şu anki gizemli misafirleri; ileride efsaneye dönüşecek bu kaçışın, farkına varamamışlardı. Ölümün bir adım dibinde dahi, kendilerine yalvarmayan bu insanların, bir zamanlar sığınak olarak kullandığı mağarayı, canlıların kanını donduracak denli korkunç bir rüzgarın eşliğinde, gölgeler diyarına doğru; yeni insancıklar bulmak üzere terk ediyorlardı. Burada kalanlar, insancıkların arasından kaçıp; insan olmuşlardı.

Misafirler, Koçgirinin karanlık soğuk ve kabuslarla örtülü gölgelerini terk ederek, isimsiz bir zamanda isimsiz bir diyara doğru yol aldılar......



Hiç yorum yok: